1. HABERLER

  2. GÜNCEL

  3. Çekirdek Donanmadan, Milgem Donanmasına...
Çekirdek Donanmadan, Milgem Donanmasına...

Çekirdek Donanmadan, Milgem Donanmasına...

Milgem'in Görünmeyen Temelleri: Apge'den Yazgem'e, Genesis'ten Armerkom'a Uzanan Millî Yazılım Devrimi... 

A+A-

Cem GÜRDENİZ
Emekli Tümamiral

Türk milleti donanmasını çok sever. Daha da ileri giderek söylemek gerekirse devlet adamı ve siyasetçilerden bile daha çok sever. Bunu tarihte iki olguyla ispat etmiştir. İlki 1909 yılında tamamen halkın desteği ile kurulan, ikincisi 1965 yılında yine tamamen halkın desteği ile kurulan Donanma Cemiyetleri/Vakıfları ile ispat edilmiştir. İlkini 1919’da Damat Ferid, İkincisini 1987’de Evren/Özal kapadı. Milletin sevgisinin ikinci olgusu kamuya açık donanma geçitlerinde ve liman ziyaretlerinde halkın savaş gemilerine gösterdiği ilginin inanılmaz boyutlarda olmasıdır. Yakın zamanda ilki merhum Oramiral Güven Erkaya’nın Kuvvet Komutanlığı döneminde 1997 yılında İstanbul Boğazında başlatılan Donanma geçitlerine halkın ilgisinin zaman içine çok artmış olması dikkat çekicidir. Son olarak Cumhuriyetin 100.yılında Boğazda 100 gemi ile yapılan donanma geçidine milyonlarca İstanbullu tanıklık etmiştir. İstanbul halkı donanmasına milyonlarla sahip çıkarak adeta Vahdettin Köşküne doğru yapılan protokol selamlamasına, farklı cevap vermiştir. Benzer şekilde TCG Anadolu amfibi hücum gemisi Sarayburnu- İstanbul’da halkın ziyaretine açılığında gemiyi milyonlar ziyaret etmiş ve iktidar bu durumu seçim propagandasına çevirmiştir. Halbuki aynı gemi pek çok yönü ile harekata hazır halde olduğu halde 6 Şubat 2023 Büyük Anadolu Depreminde kullanılmamıştır. Onun yerine İspanyol Donanmasında kardeş gemisi Juan Carlos gelmiştir. Bu olgular göstermektedir ki milletimiz denize ve denizde güçlü olmaya değer vermektedir. Gerek iktidar gerekse muhalefet partileri bu gerçeği görmelidir. Mevcut iktidarın bu gerçeği gördüğü ve oy artımına yönelik kullandığı çok belirgindir. Muhalefet de dilerim aynı rotaya girer. Diğer yandan Deniz Savunma Sanayimiz de 1990’lı yıllardan bu yana donanmanın güçlenmesine olağanüstü katkı sağlamaya devam etmektedir. Mühendisi, yöneticisi ve işçisi ile bu alanda kıtasal çapta büyük bir ivme yakalanmıştır. Bu yazı dizinde sivil ve askeri tersane tezgahlarının yeni savaş gemisi inşaatlarıyla dolu olduğu, başta HAVELSAN, ASELSAN ve ROKETSAN olmak üzere büyük vakıf savunma sanayi firmalarının yeni deniz silah/sensör sistemlerini kullanıma soktuğu bir konjonktürde tarihte bu dönüşüm dalgasının ne zaman başladığını, tohumlarının nasıl ekildiğini, yolda yaşanan fırtınaların neler olduğunu ve 1920’lerin çekirdek donanmasının günümüzün MİLGEM donanmasına nasıl dönüştüğünü anlatacağım. Baştan son söyleyeceğimi aktarayım. Bu büyük değişim dalgası Atatürk liderliğinde, 102 yaşındaki Cumhuriyet Donanmasının bahriyeli mensupları ile başarılmıştır. Çok badireler atlatılmış, çok acılar çekilmiş ve bugünlere gelinmiştir. Tohumları atanlar ile meyveleri toplayanlar farklı olsalar da Donanmanın ruhu her zaman Atatürk ile kalmaya devam edecektir.

Başlayalım...

Osmanlı ve Donanma Cemiyeti
II.Abdülhamit döneminin (1876-1909) yıkım ve söküm donanmasından sonra Osmanlının yeni bir donanmaya ihtiyacı vardı. II. Abdülhamit’in 33 yıllık iktidarında Donanma, Haliç’te atıl bir şekilde tutulmuş, 1897 Osmanlı-Yunan savaşında varlık göstermek bir tarafa, Haliç’ten Çanakkale Boğazı’na dahi zamanında intikal edememişti. 27 Nisan 1909 tarihinde iktidara gelen 35. Sultan, V. Mehmet Reşad donanmayı görmek ve halkla buluşturmak istedi. 4 Temmuz 1909 öğle saatlerinde donanma Haliç çıkışında Sarayburnu açıklarında görüldü. Deniz Tarihçisi Amiral Fahri Çoker o gün yaşananları şöyle anlatıyor: "Sultan Reşat’ın emri ile donanma ilk defa 4 Temmuz 1909 günü halkın önüne çıkmış, Sarayburnu önünde büyük bir geçit töreni yapılmıştı. Halk yıllardır özlemini çektiği donanmasına kavuştuğundan dolayı sevinç içindeydi. Ancak kızgın bir yaz güneşine rağmen geçidi sonuna kadar izleyen halk bir sürü eski gemiyi gördükten sonra bu mu bizim donanmamız diye elem duyarak gözyaşları içinde tören yerinden ayrılmışlardı. O günlerde bütün İstanbulluların kaygısı sadece buydu." İşte donanmanın üzüntü verici zayıf durumu ortaya çıkmış, bu da bazı gönüllü vatanseverleri Donanmanın ihyası için “her vatandaştan bir kuruş” kampanyası başlatmalarına sebep olmuştu. Tanin Gazetesinin öncülüğünde, kampanya kısa sürede başarıya ulaşınca 19 Temmuz 1909 tarihinde “Donanma-i Osman-i Muavenet-i Milliye Cemiyeti” doğmuştur. Cemiyet kısa sürede o kadar çok para toplayabilmişti ki, Turgutreis ve Barbaros muharebe kruvazörleri ile dört adet muhrip ve yük gemisi bu paralar ile alınmıştı. Doğal olarak denizci Anglosakson imparatorluk bu cemiyete tahammül edemezdi ve Mondros sonrası 1919 yılında İngiliz İşgal Güçleri Komutanının emri ile Sadrazam Damat Ferid cemiyeti kapattırdı.

Başlangıçtaki Yokluk
Atatürk’ün direktifleri ile 1 Mart 1921’de kurulan ve Kuvayı Milliyenin Karadeniz’deki savaş lojistiğini temin etmekle sorumlu Umur-u Bahriye Dairesi, Cumhuriyetle birlikte kurulacak donanmanın geliştirilme sorumluluğunu üstlendi. İlk Umur-u Bahriye Reis’i Albay Abdürrahim Fevzi, donanmaya yayınladığı başlangıç prensip mesajında şunları söylemişti: “Hiçbir milletin Deniz Kuvvetleri bizim bugün içinde bulunduğumuz zorluklarla karşılaşmamıştır. Deniz Kuvvetlerimizin materyali bugün Abdülhamit istibdadının bıraktığı mirastan daha sönük ve daha azdır. Buna rağmen personelin subay kısmı en yeni bir donanmayı en üstün bilgilerle sevki idare edecek kifayet ve kabiliyettedir. Halen Deniz Kuvvetlerimizin kadrosunu teşkil eden subaylar Deniz Kuvvetlerini ve Donanmayı ölümsüzlük sırrına eriştirmekle mükelleftirler.” 2 yıl aradan sonra 1923’te cumhuriyet ilan edildiğinde durum aynıydı. Yeni cumhuriyetin eski rejimden donanmanın gerek malzeme gerekse harbe hazırlık etkinliği olarak devraldığı bir şey yoktu. Gayrimenkuller ve mevcut bahriyeli personel dışında pervanesi dönen bir gemi dahi yoktu. Yavuz yaralıydı ve yıllardır İzmit’te harap halde bekliyordu. Yeni kurulan hükümetin donanma modernizasyonuna ayıracak bütçesi de yoktu. Harbe hazır duruma en yakın gemi Hamidiye Kruvazörü’nün seyre hazır olabilmesi için en az 5 aya ihtiyaç vardı. Donanma personelinin ferdi eğitimi ve gemilerin harekâta hazırlık eğitimleri yıllardır yapılmıyordu. Deniz Okullarında yıllardır deniz taktiği dersi dahi okutulmuyordu. Donanmanın bir doktrini de yoktu. Donanmada Amiral rütbesinde subay olmadığı gibi, subay mevcudu çok düşüktü. Yunan orduları işgal sonrası Batı Anadolu’da taş üstünde taş bırakmamıştı. Değil yeni gemi almak askere postal alınamıyordu. 1924 yılı bütçesinde bahriyeye 6,5 milyon lira ayrılmıştı ancak onarımlar için ayrılan miktar sadece 850 bin liraydı. Bütçe görüşmeleri sırasında söz alan denizcilik kökenli Ordu vekil Recai Bey şöyle demişti: "Ticaret gemilerimiz donanma gölgesinde hareket etmedikçe emniyette olamazlar. Maalesef, tarihi askeri coğrafi ve iktisadi bütün kuvvetlerin cebri ile Türkiye’nin denizci hükümete sahip olması gerekirken, hiçbir zaman gerekli olan mevki ve yetki verilmemiştir.’’ Aynı görüşmelerde Kastamonu Vekili Ali Rıza Bey de donanmanın zayıflığına ve Balkan Savaşında donanmasızlığın sebep olduğu kayıplara vurgu yaparak benzer bir durum tespiti yapar.

Millet ve Ordunun Gücü
Mustafa Kemal Atatürk, cumhuriyetin en kapsamlı ve en büyük ilk harp oyununu cumhuriyetin ilanından 3 ay sonra İzmir’de icra ettirdi. 22 Şubat 1924 tarihinde harp oyununun kapanış konuşmasında şunları söylemişti. "Arkadaşlar Türkiye Cumhuriyeti yalnız iki şeye güvenir. Bir millet kararı, diğeri en zor ve en müşkül şartlar altında dünyanın takdirine kazanan ordumuzun kahramanlığı. Türkiye bu iki şeye güvenir… Arkadaşlar Türkiye en zayıf sanıldığı bir zamanda en kuvvetli olduğunu ispat etmiştir. Ordusu sayesinde. Ordumuz vatan içinde zafer kazanmıştır. Bu hadise Türkiye’nin olağanüstü hayatiyetine, yüce azmine ve ölümsüz varlığına en belirgin olan değildir. “Düşmanın vatan içine girmiş olması ona birçok avantaj sağlar. Bütün bunları göz önüne alarak düşmanı vatan içinde yenmek ve yok etmek başlı başına bir mevcudiyet ve büyük bir kuvvetin eseridir. Arkadaşlar en büyük tehlikeler karşısında uçurumun kenarına gelmişken bu kadar büyük hayatiyet ve kabiliyet ile azim ve ruh gösteren milletimizin masum ve mesut yaşamaya hakkı vardır. Bunu bütün mevcudiyetimizle temine çalışacağız. Bizi bu maksada ulaşmaktan meneden kaynaklar vardır. Arkadaşlar bunlarla mücadelemizde bulunuyoruz. Fakat her şeye rağmen memleket ve milleti mutlu etmekten ibaret olan maksadımız hasıl olacaktır. Çünkü bu maksat hakkın da maksadıdır."

Önce Çekirdek Donanma 
Bu konuşmadan 7 ay sonra Mustafa Kemal Atatürk 13-20 Eylül 1924 tarihleri arasında Hamidiye Kruvazörü ile Karadeniz gezisi yapar. Gemide subaylara yaptığı aşağıdaki konuşma onun Cumhuriyet Donanmasının kuruluşuna yönelik ana fikrini yansıtıyor: “Dış pazarlardan satın alınan gemilerle donanma yapılamadığını siz de biliyorsunuz. Donanma sadece kıyıyı koruyacak bir kuvvet değil, bundan daha önemli olarak deniz yollarının güvenliğini sağlayacak bir kuvvettir. Anadolu’da yaşadıkça bu bakımdan ihtiyacımız daha büyüktür. Evvela çekirdek bir donanma tedarik etmekle yetinip, deniz sanayi ve ticaretimizi geliştirmeliyiz. Bundan sonra memleket sanayinden fışkıracak donanmayı yapmak da kolay olacaktır. İlk beş senede kendimizi toplayıp devrimleri yapar, ikinci beş senede dünyaya kendimizi tanıtırız. Üçüncü beş senede İngiliz kralına yurdumuzu ziyaret ettiririz.” Gemiden ayrılmadan kısa süre önce de gemi şeref defterine şunları yazar: “Hudutlarının mühim ve büyük aksamı deniz olan Türk Devleti’nin Donanması da mühim ve büyük olmak gerektir. O zaman Türkiye Cumhuriyeti daha müsterih ve emin olacaktır. Mükemmel ve kaadir bir Türk Donanmasına malik olmak gayedir. Bunun ilk azimet noktası, savaş gemisi tedarikinden evvel onları muvaffakıyetle sevk ve idareye muktedir kumandanlara, zabitlere, mütehassıslara malikiyettir.” Karadeniz Gezisinde Mustafa Kemal heyetinde bulunan İstanbul milletvekili Hamdullah Suphi Tanrıöver, Hamidiye’nin şeref defterine şunu yazmıştı: "Denize arzın hayat unsuru, mavi kanı, denizciliği milletlerinin en büyük okulu, sahilleri en feyizli medeniyetlerin beşiği kabul eden bir adamın kalbiyle bahriye subaylarımızın arasında çok hatıra veren saatler geçirdim… En payidar Türk devletinin ancak denizlere vardıktan sonra geliştiğini bilenler Türk geleceğinin denizle ve denizcilikle büyük ilgisini takdir edebilirler." Devlet bu beyanlardan anlaşılacağı üzer donanmanın bir yarımada devleti durumunda olan Türkiye Cumhuriyeti için ne derece önemli önemli olduğunun farkındaydı. Sorun bu gereksinimin nasıl karşılanacağı idi. Mustafa Kemal gerçekçi bir lider ve devlet adamıydı. Hayal dünyasına değil aklın dünyasına aitti. Genç cumhuriyete kısıtlı ekonomisi ile dışarıdan satın alınacak gemilerle donanma kurmanın zorluğunun bilincinde idi. O nedenle kendi olanaklarını zorlayarak bir donanma yaratmalıydı. Önce Bahriye Vekaletini kurdu. Bu sayede Gölcük’te bir tersane kurularak Yavuz muharebe gemisi havuzlandı. İtalya ve Hollanda’dan muhrip ve denizaltılar satın alındı. Söz konusu hamleler dönemin karacı nomenklaturasını rahatsız ettiği için Bahriye Vekaleti, Yavuz- Havuz davası sonucunda kapatıldı. Ancak donanma her şeye rağmen görevine devam etti. 1936’da Montrö Boğazlar Sözleşmesinin Türkiye lehinde imzalanmasının temel nedeni Atatürk’ün Türk Boğazlarını savunabilecek bir donanmaya sahip olduğunu ispat etmesiydi. Diğer yandan çekirdek donanma kurulmasına rağmen tersanelerimizde henüz büyük gemi inşası söz konusu değildi. En büyük yardımcı savaş gemisi Türk Gemi İnşasının babası merhum Ata Nutku tarafından çok kısıtlı olanaklar ile Gölcük Tersanesinde 6 yılda inşa edilen 1000 tonluk Gölcük akaryakıt tankeri idi. Bu gemi Cumhuriyetin ilk milli gemisidir.

Çekirdek Donanma İkinci Dünya Savaşında Duraksıyor
Atamızın 1938’de vefatından sonra Kemalizm’den hızla uzaklaşma dönemi başladı. İkinci Dünya Savaşı kapımıza dayanmıştı. Montrö Sözleşmesi ve İnönü siyaseti ama en önemlisi Türklerin savaşçı kimliğinin geçmiş savaşlarda öne çıkmış olmasının da etkisi ile Türkiye Alman işgaline uğramadı. Müttefiklerin 1939 Üçlü İttifak Anlaşmasına (Türkiye, İngiltere ve Fransa) dayanarak Ankara’yı yanlarında savaşa ikna etme gayretleri de sonuç vermedi. Türkiye bu savaşı kansız atlattı. Savaş sırasında Churchill ve İnönü arasında varılan anlaşmalar sonucu donanmaya yeni gemiler kazandırıldı. Ancak bunlar son derece yetersizdi. İngiltere, büyük tonajlı gemi statüsünde savaş zamanı 1941’de 2 mayın dökücü, 1942 de 2 denizaltı ve 2 muhrip vermişti. Hepsi buydu.

Savaş Sonrası Dönem ve Taze Kan 
Savaş bittikten sonra İngiltere’den 1946’da 1 denizaltı ve 2 muhrip daha gelmişti. Ancak asıl büyük destek ABD’den gelecekti. 12 Temmuz 47’de yani, Truman Doktrini ve Marshall Planı deklarasyonlarından sonra ABD ile askeri iş birliği anlaşması imzalandı. Bu anlaşma ve kendimizi dönemin hegemonyasına Kore Savaşında ispat ettikten sonra 1952 de NATO’ya girdik. ABD bu süreç başladıktan sonra Türkiye’yi Rockefeller’ın deyimi ile oltadaki balık olarak gördü. Türk donanmasının kendi gemisini inşa etme yeteneğini artırmasını asla arzulamadı. Ancak Karadeniz’e Montrö Sözleşmesi nedeni ile giremediği için Türkiye’ye modern denizaltılar hibe etti. Bu çerçevede su üstü harbine ve donanmanın görünür gücüne yönelik kruvazör gibi büyük savaş gemilerini hiçbir zaman hibe etmedi. Örneğin Türkiye, ABD’den 1948 yılında 4 denizaltı, 1950’de ise 2 denizaltıyı hibe yolu ile alırken 1949 yılında 4 muhrip alabildi. 1952 yılında NATO’ya giren Türkiye’ye ABD’den suüstü savaş gemisi hibesi ancak 15 yıl sonra 1967’de 2 muhrip ile gerçekleşti. ABD, aynı zaman diliminde 9 denizaltı hibe etmişti. Kısacası ABD, Türk Deniz Kuvvetlerini kendi ihtiyaçlarına göre şekillendiriyordu. Donanmanın suüstü filosu o kadar eskimişti ki, 1959 yılında, bitmek bilmeyen Türk isteklerine hayır diyen ABD yerine, Ankara İngiltere’den düşük faizli kredi bulunarak 4 adet muhrip satın almıştı. ABD’nin Türk donanmasının suüstü gücünün zayıf kalmasını istemesinin temel nedeni Doğu Akdeniz ve Ege’de Türk donanmasına ihtiyaç duymuyor olmasıydı. Amerikan donanması 1950 yılında Akdeniz’de kurulan Altıncı Filoya zaten bu görevi vermişti. Türk donanmasına Akdeniz’de ihtiyaç yoktu. Onlara ihtiyaç Montrö Sözleşmesi nedeni ile Karadeniz’deydi. Orada da Türklere yeni denizaltılar zaten verilmişti. Diğer bir neden de ABD’nin Ege’de Yunanistan’ı kaybetmek istememesi idi. Zira 1955 sonrası Türk Yunan ilişkileri dostluktan rekabet ve hatta düşmanlığı evrilmişti. Bu durum ABD’nin de işine geliyordu. Türk Boğazları ile Ege Geçitlerinin farklı kutuplarda anacak kendi emrindeki NATO kontrolünde olması işine geliyordu. Diğer yandan Cumhuriyet Donanmasının suüstü gücünü bilerek ihmal eden ABD’nin denizaltı filomuzun son derece hızlı gelişmesine neden olan bu yaklaşımı Türkiye’nin bir bakıma büyük yararına olmuştu. Uzun yıllar Türkiye, Akdeniz’de Fransa ve İtalya’dan sonra en güçlü denizaltı filosunun sahibi oldu. Ayrıca büyük bir tecrübe birikimi sağladı. 

Cumhuriyet Donanmasının gerek kuvvet yapısı ve gerekse doktrininin NATO çıkarlarından milli çıkarlara en keskin dönüşü, Kıbrıs’ta Türklere yönelik katliamların başlaması ile tetiklendi. Söz konusu tetikleme ortaya çıkardığı doğrudan ve dolaylı sonuçları ile 20.yüzyıl sonunda adı koyulan Milli Gemi Projesinin yol haritasına da büyük katkı sağladı. 1950 yılında Dışişleri Bakanımız tarafından ‘’Türkiye’nin Kıbrıs sorunu yoktur ‘’ diyebilecek kadar jeopolitik körlük içindeydik. Bu sözlerden beş yıl sonra 1955’te adada Türklere karşı EOKA’nın saldırıları başladı. 20 Aralık 1963 gecesinde 128 Türk uykularında öldürüldü. Türkiye’nin yaşanan etnik temizliğe rağmen adaya müdahalesine izin verilmiyordu. Kıbrıs Cumhuriyetini kuran 1959 Zürih Konferansı ve 1960 Londra Anlaşması Türkiye’ye garantörlük hakkı verdiği halde kuvvet yapımızı bu yönde geliştirmemiştik. 17 Nisan 1964 tarihli Ulus gazetesine verdiği mülakatta Başbakan İnönü şöyle diyordu: "İttifakın içinde mesuliyeti olan Amerika’nın önderliğine güveniyordum. Şimdi onun cezasını çekiyorum." Bu mülakattan 2 gün önce de Amerikan Time Dergisine verdiği mülakatta da ‘’yeni bir dünya kurulur Türkiye orada yerini alır ‘’diyordu.

Johnson Mektubu
2 Haziran 1964 tarihinde adaya müdahale edeceğini açıklayan İnönü Hükümetine Amerikan ültimatomu 5 Haziran 1964 günü geldi. Mektupta Johnson açıkça "Benim verdiğim silahları kullanamazsın….Eğer Sovyetler sana saldırırsa NATO yardımına gelmez..." diyordu. Türkiye, ABD ile 12 Temmuz 1947’de Truman Doktrininin askeri yardım anlaşmasını imzalamıştı. İkinci maddesi şöyleydi: "Türkiye, yapılacak yardımı tahsil etmiş bulunduğu amaç doğrultusunda kullanabilecektir." Johnson mektubundan kamuoyununun haberi ancak 1966 yılında olacaktı. Türkiye istese de Haziran 1964’te Rumlar ve Yunan tarafından güçlü şekilde savunulan adaya müdahale edecek askeri kapasiteye sahip değildi. Amfibi gücü yoktu. Çıkarma gemileri yoktu. Uçar Birlik harekatı için yeterli helikopteri yoktu. Şileplerle yapılacak bir güç intikali çok ağır kayıplarla karşılaşabilir ve bu yenilgi yaratacağı psikolojik etki ile gelecekte yapılacak yeni girişimleri caydırabilirdi. Böylesine denizaşırı amfibi bir gücü geliştirmek ancak Johnson mektubundan sonra gündeme alındı. Denizaşırı Güç İntikal Yeteneğimiz mektuptan 10 yıl sonra hazır hale getirildi. Bu da milletin feraseti sayesinde başarıldı.

Donanma Vakfının Kuruluşu ve TCG Berk ve Peyk Denemesi
Tarihimizde 1909 – 1919 arasında yaşanan birinci Donanma Cemiyeti girişimi sonrası ikinci girişim Kıbrıs krizi sayesinde ortaya çıktı. Kıbrıs’a müdahale edememenin acısını yaşayan kamuoyunun duygularına Cumhuriyet Gazetesinin 2 Mayıs 1965 manşeti cevap verdi. "Başkasının Vermediğini Millet Yapar." Böylece millet nezdinde donanmaya destek için büyük bir bağış kampanyası başladı. Bağışlar yeni çıkarma gemilerinin yapılabilmesi için çığ gibi büyüyordu. Halkın bu muhteşem ilgi ve desteği karşısında, başta dönemin Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Necdet Uran olmak üzere 178 kurucu asil üye Kasımpaşa’da Divanhane‘de (bugün Kuzey Deniz Saha Komutanlığı olması gereken ancak ne olduğu henüz belli olmayan bina) 11 Mayıs 1965 günü bir araya gelerek “Türk Donanma Cemiyetini”kurdular. Cemiyet “Millet Yapar” kampanyasını devraldı. “Kendi gemini kendin yap” programı çerçevesinde Cemiyet, kuruluşundan sonra beş yıl içinde, Gölcük, Taşkızak, Haliç ve Camialtı Tersanelerinde 10 avcı bot, 12 LCU (Bölük Çıkarma gemisi), 20 LCM (Mekanize çıkarma gemisi) inşasına destek sağladı. Bu vakıf sayesinde 10 yıl sonra 20 Temmuz 1974 sabahı Kıbrıs’a yapılacak amfibi harekatın 32 parça çıkarma gemisi donanmaya teslim edildi. Bu çıkarma gemilerinin ana makineleri için Amerikan yardımı ile gelen ve hurdaya çıkan tankların dizel motorları kullanılmıştı. Bu makinelerin deniz suyu ile soğutulmasına olanak tanıyan teknik müdahaleyi askeri tersanelerimiz yapmıştı. Oramiral Necdet Uran, 1965 yılından itibaren genişleyen Donanma Cemiyeti (1972 sonrası Vakıf) sayesinde hedefini büyüttü. Gölcük’te ilk kez Amerikan Claude Jones sınıfı refakat muhribi örnek alınarak Berk refakat muhribi 1967 yılında kızağa konuldu. Gemi 1972 yılında donanmaya katıldı. Gölcük’te bundan evvel 1963-1966 yılları arasında TCG Koçhisar Karakol Gemisi Amerikan dizaynı ile inşa edilmişti. Bu gemi Türkiye’de inşa edilen ilk muharip unsur idi.

Amerikan Muhriplerinin Gelişi
ABD, Türklerin Berk hamlesine ilk kez 1967 yılında 3 adet Fletcher (İ) sınıfı muhribin (İstanbul, İzmir ve İzmit) ödünç (loan) statüde transferi ile karşılık vermişti. 3 gemi 18 yıl aradan sonra ABD’den alınan ilk muhriplerdi. Ancak yine de Kıbrıs ve Yunan tehdidi paralelinde erişilen muhrip sayısı yetersizdi. 1968 ‘de TCG Peyk kızağa kondu. Bu kez ABD, 1970 yılında iki Fletcher sınıfı (İ sınıfı) muhribi (TCG İskenderun, TCG İçel) çok düşük bir fiyat ile satarak karşılık verdi. Bunun temel nedeni hem Peyk’in başlaması hem de 1967 Arap-İsrail Savaşından iki yıl sonra Akdeniz’de teşkil edilen NATO Akdeniz Deniz Çağrı Kuvveti (NAVOCFORMED)’e Türk Deniz Kuvvetlerinin de katılmasının Washington tarafından destekleniyor olmasıydı. Bu kuvvete Türkiye’nin ancak muhripler ile destek vermesi mümkündü. O dönem elinde sadece 4 Paşa (Marne) sınıfı İngiliz yapımı muhrip ile 18 yıl önce ABD’den alınan 4 G (Gleaves) sınıfı ve 3 İ sınıfı (Fletcher) olmak üzere 11 muhrip vardı. ABD kısa sürede çok düşük fiyatla iki İ sınıfı muhribin satışını onayladı. 1974 yazındaKıbrıs Barış Harekâtına Harp Filosu Komutanı sancak gemisi olarak katılan TCG Berk’in kardeşi TCG Peyk donanmaya harekattan bir yıl sonra (1975) teslim edildi. Onun inşaatı 1968’de başlamış ve 7 yılda tamamlanmıştı. Daha sonra Berk projesine devam edilmedi. 1967 ve 1970’te kısa aralıklarla ABD’den temin edilen 25 yaşındaki 2+3 (5) adet İ (Fletcher) sınıfı muhribin donanma envanterine girmesi karar vericilerde o yılların ekonomik koşulları ve sanayi alt yapısının yetersizliği ve Ege ve Akdeniz’de gelişen Yunan tehdidi nedeni ile kısa dönem çözümü olarak değerlendirilip Berk projesinden uzaklaşmayı tetiklemiş olabilir. 1978 yılında Gölcük tersanesinin genç mühendisleri Ankara’ya Berk projesine iyileştirilmeler yapılarak devam edilmesi teklifini getirmiş olsa da komuta kademesi tadil edilmiş Berk projesini onaylamadı. Böylece söz konusu karar 2011 Eylül’üne yani ilk MİLGEM’in donanmaya katıldığı tarihe kadar geçen 41 yıllık gecikmenin de sebebi oldu. Berk projesinin terkedilmesinin temel nedenlerinden birisi de gemide kullanılan ana tahrik sisteminin harekât ihtiyaçlarına tam olarak cevap verememesiydi. O dönemin karar vericileri ‘’nasıl olsa ABD veriyor’’ rahatlığı içinde düşünerek Yunanistan ile harbe hazır olmayı bütçeden ciddi finans aktarımı gerektiren yeni gemi inşa programına tercih etmiş olabilirler. Ancak Amerikan sistemine bağımlılık ve tek taraflı güven de bu kararlarda etkili olabiliyordu. Bu konuda en çarpıcı örneklerden birisini merhum Oramiral Özden Örnek, "MİLGEM’in Öyküsü" isimli kitabında (Kırmızıkedi Yayınevi- 2016) şöyle anlatıyor: "Yetmişli yılların başında Genelkurmay Başkanlığında ABD ve NATO’da savunma planlamasında etkinlikle uygulanan Planlama, Programlama ve Bütçeleme Sisteminin (PPBS) ülkemize de uygulanması konusunda sisteminin faydalarını anlatan bir brifing sunuyordum. Dinleyiciler arasından yüksek rütbeli bir general sunum sonunda bana şunu söylemişti "oğlum niye para harcamak için bu kadar sıkıntı çekiyoruz, biz ABD’ye söylüyoruz onlar gönderiyorlar." Diğer yandan ABD’den tedarik edilen savaş gemileri yılda bir kez Türkiye’deki Savunma İşbirliği Ofisi ve ABD kurumları gelip denetler ve nasıl kullandığımızı değerlendirirlerdi. Bu durum da yeterince rahatsızlık veren bir durum idi. 1970’ler sonrası ABD, 2002 yılına kadar Türkiye’ye 12 denizaltı, 16 muhrip ve 14 fırkateyni kira/hibe/FMS satışı ile transfer etti.

60’larda ABD’ye Bağımlılıktan Kurtulma Hamleleri 
7 yıl (1961-1968) Deniz Kuvvetleri Komutanlığı görevini yürüten Oramiral Necdet Uran ulusal çıkarlarımıza ve milli duruşa son derece önem veren bir liderdi. Amfibi alayı kuran, çıkarma gemilerini inşa ettiren, Donanma Cemiyet/Vakfına öncülük eden ilk büyük savaş gemisi inşa projesi Berk projesini başlatan oydu. Diğer yandan ilki 1948’de intikal eden 11 adet Amerikan kaynaklı denizaltıları her 3 / 4 yılda ABD’ye uzun süreli bakıma (overhol) göndermeye son veren komutan da oydu. Bu durum yani gemleri bakıma ABD’ye göndermek Türk Donanması için küçük düşürücü idi. Denizaltıların 3/4 yılda bir bakımlarını yapacak lojistik ve teknik alt yapımız henüz oluşmamıştı. Bunun için öncelikle Deniz Harp Okulu mezunu deniz subayları ABD’ye NPGS, MIT ve Michigan/Ann Harbor mühendislik/gemi inşa bölümlerine eğitime gönderdi. Bu subaylar stajlarını Amerikan deniz kuvvetleri tersanelerinde yaparak dönüşlerinde Amerikan Tersane modelini Gölcük ve Taşkızak Tersanelerinde uygulayarak büyük değişim yarattılar. Gemilerin yedek parça akışını da deniz ikmal subayları kısa sürede bir sistematiğe ve bürokrasiye oturtarak 1963 sonrası donanmamız tüm muhrip ve denizaltılarımızın overholünü kendi tersanelerimizde yapacak bir konuma geldi. Bu gelişmelere rağmen tersanelerimizin teknoloji transferine ve yetenek artışına acil ihtiyacı vardı. Örneğin Yüksek Mühendis Amiral Nadir Kınay’ın hatıratında (Hereke’den Amiralliğe Giden Yol-Nemesis Yayınları 2020) belirttiği üzere 1975’te Türkiye’de saç bükecek iki fabrika vardı. Biri kara kuvvetlerinin Tuzla Jeep fabrikası, diğeri de Ankara şeker fabrikasıydı.

Almanya’ya Yöneliş
İnebahtı (1571) yenilgisi ile sürekli gerileme içine giren Osmanlı donanması sanayi devrimini de ıskaladıktan sonra teknoloji devi batılı ülkelerin gemi pazarına dönüştü. Osmanlıdan donanma mirası devralamayan Cumhuriyet döneminde de çekirdek donanma, Hollanda ve İtalya’dan alınan denizaltılar, muhripler ve hücumbotlar ile kurulmuştu. Daha sonra Almanya ve İspanya’dan da gemi tedarik edilmiş, İkinci Dünya Savaşında İngilizlerden gemi ve silah alınmıştı. 1945 sonrası jeopolitik çekim alanına girdiğimiz ABD, hibe, kira ve satış yolu ile donanmanın tedarik sistemine girmişti. Ancak yüce Atatürk’ün dediği gibi dış pazarlardan temin edilen savaş gemileri ile donanma yapılmasının zorluğu her an hissediliyordu. Daha da kötüsü ABD Türkiye’nin ihtiyaçlarına göre değil, kendi ihtiyaçlarına göre Türkiye’ye gemi tedariğine onay veriyordu. Bu kapsamda ABD’den denizaltı tedariği yapılıyordu ancak onların da elinde Türkiye’ye verilecek konvansiyonel denizaltı sayısı hızla azalıyordu. Söz konusu kaynak tükendiğinde ne yapılacaktı? Diğer yandan Türkiye’nin Kıbrıs’ta yaşananlara ek olarak 1973’ten itibaren Ege’de başlayan kıta sahanlığı krizi nedeni ile artık birinci ve öncelikli rakibi Yunanistan idi. Sovyetler Birliği tehdit sıralamasında ikinci sıradaydı. Örneğin geçmişte olduğu gibi Türkiye Karadeniz’de NATO tatbikatı yapmıyor ve yaptırmıyordu. Ege harekât ortamı için Türkiye’nin denizaltılara ve hücumbotlara ihtiyacı vardı. Bu kapsamda Yunanistan da silahlanıyordu. 1965’te Yunan tarafı Almanya HDW/Kiel Tersanesine ilk (Glavkos) Type 209/1100 sınıfı dizel elektrik denizaltı siparişi verdi. 1970’te Fransa’da CMN Tersanesinden 4 adet La Combattante sınıfı hücumbot tedariğine yöneldiler. İşte bu konjonktürde Türkiye, gelişen Alman gemi inşa sektörü ile iş birliği içine girdi. ABD, Almanya’ya İkinci Dünya Savaşının bitişinden 10 yıl sonra denizaltı ve suüstü gemisi inşasına; 1960 sonrası ihracatına izin vermişti.

Türkiye, 1967 yılında Almanya’dan hepsi yeni 9 adet Jaguar (Kartal) sınıfı hücumbot tedarik edildi. Bu gemileri denizcilerimiz çok sevdi. Aynı yıl yaşanan Arap İsrail savaşında Mısır’a ait Sovyet yapımı OSA sınıfı hücumbotların Styx güdümlü mermileri ile İsrail korveti INS Eliat’ı batırması tüm dünya donanmalarında satıhtan satha atılan güdümlü mermilere ve onları taşıyan platformlara yönelişi tetikledi. Deniz Kuvvetlerimiz de 1970 yılında Norveç’ten ısıya yönelen Penguin füzelerini temin ile bunları Kartal sınıfı hücumbotlara monte etti. Daha sonra 1972 yılında donanmaya 7 adet kullanılmış Jaguar (Fırtına) sınıfı hücumbot daha tedarik edildi.

Almanya ile Vites Büyüten Türk Deniz Kuvvetleri
Almanya ile düşük faizli ve uzun vadeli kredi ve askeri yardım anlaşması üzerinden donanmanın geliştirilmesi için uzun soluklu bir süreç başlamıştı. Jaguar sınıfı hücumbotlardan memnun kalan Türkiye, 1971 yılında Alman Kiel/HDW tersanesine 3 adet Ay sınıfı (Type 209/1200) denizaltı ve aynı yıllarda Vegesack/Lürssen tersanesine 4 adet Type 148 Doğan sınıfı hücumbot siparişini verdi. Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Celal Eyiceoğluemekli olacağı 1972 yılının Ağustos ayından önce Türk Deniz Kuvvetlerinin en kapsamlı gemi inşa programını böylece hayata geçirdi. Aynı zaman diliminde Türk Deniz Kuvvetleri Yunan Donanmasının aksine asıl suüstü silahı olarak Fransız Exocetfüzeleri yerine Amerikan Harpoon füzelerini tercih ediyordu. TCG Doğan Türk Deniz Kuvvetlerinin ilk Harpoon füzesine sahip platformu olacaktı. Yapılan sözleşmelere göre Türkiye için ilk iki Ay sınıfı (Type 209/1200) denizaltı ve ilk Doğan sınıfı Hücumbot (Lürssen Type 148) Almanya’da; geri kalan tüm gemiler yani 1 Ay sınıfı (sonradan +4 denizaltı daha) Gölcük’te ve 3 Doğan sınıfı (sonradan +4 hücumbot daha) İstanbul Taşkızak ’ta lisans altında inşa edilecekti. Bu amaca yönelik olarak her iki tersaneden mühendisler ve işçiler Almanya’ya eğitime gönderildiler. Gölcük ve Taşkızak Tersaneleri Alman firmalarına ait dizaynların en uygun şekilde montajına yönelik alt yapı ve üst yapı değişikliklerine yöneldi. İşte bugünün MİLGEM başarısına katkı sağlayan tecrübe ve emek birikiminde Almanya’dan akan yıllar içinde temin edilen denizaltılar, hücumbotlar ve firkateynlerin önemli rolü oldu. Almanya’dan denizaltı tedariği hücumbotlardan erken başladı. İlk Ay sınıfı denizaltı olan TCG Atılay’ın omurgası 1972’de HDW/Kiel/Almanya’da kızağa kondu. Gemi 1976’da donanmaya teslim edildi. İlk Lürssen Type 148 Doğan sınıfı güdümlü mermili hücumbot TCG Doğan’ın omurgası da Lürssen/Vegesack/Almanya’da 1974’te kızağa koyuldu ve 1977 yılında gemi hücumbot filosuna teslim edildi. Ne Ay sınıfı denizaltılar ne de Doğan sınıfı hücumbotlar Kıbrıs Barış Harekâtında kullanıldı. Her iki proje Deniz Kuvvetlerinin öncü iki tersanesinde dönemin en modern platformlarının inşa edilme süreçlerinin montaj seviyesinde bile olsa kapısını açmıştı. 1976’da ilk Ay sınıfı denizaltının ve 1977’de ilk doğan sınıfı güdümlü mermili hücumbotun Ege’de boy göstermesi Kıta Sahanlığı krizinin dondurulması ve 1976’da Bern Mutabakatının imzalanmasında önemli rol oynadı.

Gölcük Tersanesinde Devrim
Gölcük Tersanesinde 1975 yılında yani Kıbrıs Barış harekâtından bir yıl sonra AR/GE projelerini takip ve uygulama için dönemin Deniz Kuvvetleri Komutanının desteği ile 160 APGEM (Araştırma Proje Geliştirme Müdürlüğü) çok az sayıda mühendis ile kuruldu. 10 yıl önce Amerikan kaynaklı denizaltıların ABD’ye gitmek yerine Gölcük’te overhole alınmalarını gerçekleştiren denizci mühendislerimiz, şimdi de yıllar sonra Uzun Ufuk, K5, MİLKON ve Genesisprojelerini hayata geçirecek bir yumurtayı döllemişlerdi. Bu yumurta öyle hızlı büyüyecekti ki bugün zaferinden her kesimin pay kapma yarışına girdiği MİLGEM’in en önemli omurgalarından birisini APGE teşkil edecekti.

Kıbrıs Barış Harekatı Sonrası Amerikan Ambargosu ve Etkileri
1971’de Başbakan Nihat Erim tarafından ABD çıkarları paralelinde ülkemiz aleyhine koyulan "haşhaş yasağı", 1 Temmuz 1974’te Ecevit Hükümeti tarafından kaldırılmıştı. Bu olaydan sonra 2 hafta içinde gerçekleşen, 15 Temmuz 1974 Cumartesi günü sabaha karşı Kıbrıs’ta gerçekleşen EOKA B teröristi Nikos Sampson darbesi, 6 ay sonra Türk Amerikan ilişkilerini 1978 yılına kadar ipotek altına alacak süreci tetiklemişti. Türkiye darbeden 120 saat sonra gerçekleştirdiği amfibi harekât ile Girne’de kıyıbaşını tutmuş ve Akdeniz jeopolitiğini Türkiye lehine bugüne kadar değiştirmişti. Birinci harekât 21 Temmuz’da tamamlanmış, ikinci harekât 14-16 Ağustos 1974 tarihleri arasında gerçekleşmişti. ABD bu gelişmeler o kadar tepki içindeydi ki bazı Amerikalı senatörler Türkiye’ye nükleer silah atalım diyebiliyordu. Bu arada Amerikan Başkanı Nixon’ın siyasi kariyerine son verecek Watergate skandalı da Türk Silahlı Kuvvetlerinin Barış Harekatının ateşkes safhasında 8 Ağustos 1974’te yaşanmıştı. ABD’deki Yunan lobisinin yeni Başkan Gerald Ford ve müteakip seçim sürecine etkisi ile Türkiye’ye 5 Şubat 1975 ve 26 Eylül 1978 arasında silah ambargosu ve yaptırımlar uygulandı. Amerikan ambargosu sırasında Türkiye’ye sevk edilmesi gereken 200 milyon dolarlık malzeme vardı. Bunların hepsinin transferi durduruldu. Türkiye Amerikan ambargosuna 13 Şubat 1975’te Kıbrıs Türk Federe Cumhuriyetini(KTFC) kurarak cevap verdi. Bu arada çok hayati savaş lojistiğine yönelik malzemelerin milli üretimine geçildi. Ambargo sonrası muhriplerin 5/38 top mermileri Türkiye’de üretilmeye başladı. TCG Gayret muhribinin ana tahrik sisteminin en önemli mekanik parçası olan sadece ABD’de yapılan özel alaşım pinyon dişli yedek parçası dahi Türkiye’de üretilmiş ve bu başarılar güven vermişti. Ancak gerek Kara Kuvvetlerinin gerekse Deniz Kuvvetlerinin muhabere sorunları devam ediyordu. Bugünün dünya savunma sanayi devleri arasında bulunan ASELSAN bir vakıf firması olarak 1975’te aslen Kıbrıs Barış Harekâtında gözlenen ordunun taktik muhabere zafiyetini gidermek üzere geliştirildi. PRC-965, VRC-966, VRC-967 telsizleri bu kapsamda üretildi. Diğer yandan 1978 yılında Gölcük tersanesinde APGE tarafından batan Kocatepe başta olmak üzere muhriplerde gözlenen hava savunma zafiyetlerini azaltmak üzere SAPAN atış kontrol sistem projesi başlatıldı. SAPAN sistemi arama radarı, takip radarı, atış kontrol bilgisayarı ve 35 mm toptan oluşan yeni bir sistemdi. Diğer yandan Kara Kuvvetleri Güçlendirme Vakfı için toplanan başlangıç bağışlarla kurulan ASELSAN’a 7 yıl sonra 1982 yılında bugünün en büyükleri arasında olan HAVELSAN katıldı. Bu firmanın hedefi de Hava Kuvvetleri için simülatör ve komuta kontrol sistemleri geliştirmekti. Ancak Amerikan Ambargosunun dolaylı sonuçlarının devlet bürokrasisinde yarattığı en önemli sonuç, 13 Kasım 1985’te kurulan Savunma Sanayi Müsteşarlığı oldu. Bu gelişmeden 2 yıl sonra Deniz, Kara ve Hava Kuvvetleri Güçlendirme Vakıfları Cumhurbaşkanı Evren ve Başbakan Özal’ın direktifleri paralelinde kapatılarak Türk Silahlı Kuvvetleri Güçlendireme Vakfı çatısı altında birleştirildi. Bu birleşme finans yönetimi açısından çok büyük fayda sağlasa da Deniz Kuvvetleri Güçlendirme Vakfının tüm illerde teşkilatlanmış halka denizciliği tanıtma sevdirme ve yaygınlaştırma faaliyetlerine büyük darbe vurdu. Bugün Anadolu’da son 38 yıldır denizciliği, Deniz Kuvvetlerini tanıtan tek bir kurum mevcut değildir.

Lisans Altında Gemi Yapmak
Her ne kadar 1970’ler sonrası Almanya’dan montaj sanayine yönelik teknoloji ve bilgi transferi yapılıyor olsa da gerek gemi inşa projesinin finansmanın yönetimi gerekse harekât ihtiyaçlarının karşılanmasına yönelik ciddi sorunlar ortaya çıkıyordu. Öncelikle gerek HDW gerekse Lürssen, Türkiye’den gemilerin inşa sürecinde milli sanayiden katma değer transferi yapmıyordu. Gemilerin en basit donanım malzemeleri bile Almanya’dan geliyordu. Milli katkı payı ya da Türk Gemi İnşa Sanayiinin gerek denizaltı gerekse hücumbot projelerine müdahil olması söz konusu bile değildi. Ancak Deniz Kuvvetlerinin her iki Tersanesi teknolojiye uyum ile modern savaş gemisi inşa süreçlerini kurumsal bazda öğrenmek ve tecrübe/bilgi birikimi sağlamak açısından büyük kazançlar elde ediyordu. Diğer yandan gemilerin tedarik finansmanı da kurumların işine geliyordu. Söz konusu yıllarda ABD’nin hibe kaynak tahsisinin azalması ile gemi tedarik finansmanında ortaya büyük boşluk çıkmıştı. Milli bütçe zaten çok kısıtlı idi. Almanya’nın, T.C. Hazine Müsteşarlığı garantili ve Hermes özel sigorta modeli ile desteklenen bir kredi sistemi bu açığı doldurdu. Deniz Kuvvetleri’nin gemi tedarik tarihinde bu uygulama çok önemli bir kırılma noktası oldu. 1982 yılına gelindiğinde Almanya ilk kez Goeben (Yavuz) ve Savarona’yı inşa eden Hamburg/Blohm Und Woss Tersanesi ile Kiel/HDW Tersanesinin ortak projesi olan MEKO 200 T çok maksatlı fırkateyn projesi ortaya çıkıyordu. Bu projenin en büyük özelliği yurt dışında lisans altında ilk kez bir firkateyn inşa projesinin başlatılmasıydı. Deniz Kuvvetleri 1945’lerin muhrip teknolojisinden 1970’lerin deniz savunma teknolojilerine geçişi yaşayacaktı. Donanmada lambadan transistöre geçiş devam ederken, transistörden chip’e, analog bilgisayardan dijitale ve yazılıma geçiş süreci başlıyordu. Bu büyük bir devrimdi. Aynı yıl yapılan sözleşme ile 2 gemi Almanya’da, 2 gemi Türkiye’de inşa edilecekti. Yapılan sözleşme ilk kez ABD ve Almanya’nın Türk Deniz Kuvvetleri ile ortak çalışmasını gerekli kılıyordu. Zira gemide Amerikan top, sonar, güdümlü mermi ve torpido sistemleri kullanılacaktı. Bu da Amerikan FMS (Yabancı Askeri Satışlar) kredi sürecini ilgilendiriyordu. 7 Kasım 1985’te ilk MEKO 200T firkateyni TCG Yavuz’un inşası Blohm Und Woss/Hamburg’da; 2 Mayıs 1985’te ikinci Firkateyn TCG Turgutreis’in inşası Kiel/HDW’de başladı. Gölcük Tersanesinde yapılan ilk firkateyn TCG Fatih’in omurgası 2 Ocak 1986’da; son firkateyn TCG Yıldırım’ın omurgası da yine Gölcük’te 24 Nisan 1986’da kızağa konuluyordu. Bu projeler devam ederken Alman Deniz Savunma Sanayi Türkiye ile olan ilişkilerden son derece memnun şekilde gelecek projelerin temelini de güçlendiriyordu. Bu projelerin arkası sonraki yıllarda Rüzgar (4 adet), Yıldız (2 adet), Kılıç (9 adet) sınıfı hücumbotlar; MEKO TRACK IIA ve B firkateynler; Preveze, Gür ve Reis sınıfı denizaltılar ile gelecekti. MEKO Projesi ile ilk kez aynı anda 4 geminin ve Gölcük tersanesinin toplamda 400 kişiyi bulacak subay ve teknik sınıf astsubayları ABD ve Avrupa’da en uzunu 1,5 yıl sürecek teknik ihtisas kurslarına devam etti. Bu durum Deniz Kuvvetlerinde alt ihtisas astsubay sınıflarının doğuşunu tetikledi. Artık bir elektronik astsubayı meslek hayatının başında silah elektronik, harekât elektronik, muhabere elektronik, makine elektronik gibi alt ihtisas alanlarında uzmanlaşmaya yöneltiliyordu. Subayların branş subaylık görevleri ile bölüm amirlik görevleri de bilinen geleneksel sınıflandırmaların dışına çıkıyordu. Artık astsubaylarımız ilk kez alt saha uzmanlık alanlarına yönelen tam anlamıyla spesiyalist teknik elemen oluyorlardı. Bugünün modern donanmasına gidişte bu süreç sadece gemilerdeki uygulamalarda değil aynı zamanda deniz eğitim ve öğretim sisteminde de son derece önemli etki yarattı. 

Soğuk savaşın 1989’da bitmesiyle Türkiye yeni jeopolitik gerçeklikle karşı karşıya kaldı. NATO baskısı ile eski Varşova Paktı coğrafyasından 40 yıl ayrı tutulduktan sonra Adriyatik’ten Çin Seddine kadar uzanan geniş Avrasya’da eski akrabalarını ve aşinalarını buldu. Artık Donanmanın Soğuk Savaşta NATO tarafından kendisine biçilen görevleri dışında 1963 sonrası gelişen siyasi askeri konjonktür paralelinde odağa yerleşen Ege, Kıbrıs ve Akdeniz merkezli stratejik yönelişine yeni yaklaşımlar eklenecekti. Soğuk savaşta enerji toplayan Cumhuriyet Donanması artık açık denizlere çıkma aşamasına gelmişti. Ancak bu çıkış Ege ve Akdeniz coğrafyasında Türkiye’nin jeopolitik çıkarlarını korumasına engel olmamalıydı. Yunanistan her an için Ege Denizinde 12 mil karasuyu ilan edebilirdi. GKRY, Türkiye ve KKTC’nin jeopolitik çıkarlarına aykırı şekilde silahlanabilir ve Yunanistan ile ortak hareket edebilirdi.

100 yıl sonra Japonya Seyri ile Başlayan Süreç
Ertuğrul firkateyninin 1890 yılındaki trajik seferinden 100 yıl sonra 1990’da ilk kez 3 yaşındaki TCG Turgutreis firkateyninin Japonya’ya gitmesi ve uzak doğuda liman ziyaretleri yapması donanmanın açık denizlere başarı ile yönelişinin ilk işareti oldu. Diğer yandan Ankara, 1991 yılında başlayan Yugoslavya’nın parçalanması ve Boşnak akraba ve dostlarımızın iç savaşta katledilmesine seyirci kalmış olmanın ağırlığı ile farklı düşünmeye mecburdu. Ancak donanma gerek silah gerekse sensör sistemlerinde pek çok alanda dışa bağımlıydı. Öncelikle dışa bağımlılıktan kurtulmak gerekiyordu. Savaş gemilerinin dizayn, tekne, silah, sensör, savaş yönetim sistemleri, ana/yardımcı makine sistemleri gibi alt alanlarında millileşme ve sonunda kendi savaş gemimizi en yüksek milli katkı payı ile yapmamız gerekiyordu.

Knox Sınıfı Fırkateynler 
Türkiye soğuk savaşın sonunda kenar kuşak jeopolitiğinde kendisine ABD tarafından biçilen rolün dışına çıkma temayülü gösteriyordu. Bu kapsamda ABD ve İsrail jeopolitiği için büyük bir hedef olan, Irak topraklarında Kürt devleti kurulmasına karşı Ankara’nın durumu sertleşiyordu. 2 Ekim 1992’de TCG Muavenet muhribimizin Amerikan uçak gemisi USS Saratoga tarafından NATO tatbikatı sırasında vurulması ABD tarafından verilen dolaylı bir mesajdı. Ancak ABD ve güdümündeki NATO’nun güney kanattaki en önemli devleti Türkiye’yi kaybetme lüksü yoktu. Kaza olması imkansıza yakın bu olay üzerine ABD, Türkiye’ye jest yapmak ve ilişikleri sıcak tutmak üzere sekiz adet 1200 psi’lık kazan sistemine sahip, “Knox”sınıfı fırkateynleri, 1993-1995 arasında Türkiye’ye verdi. 1987-89 model 4 yeni Alman dizaynı MEKO sınıfı firkateynden sonra Türk denizcisi 1970 model Amerikan firkateynlerini kısa sürede teslim alarak Türkiye’ye getirdi. Öyle ki 1995 Ocak ayı itibarıyla, sekiz fırkateyn de harbe hazır statüde idi. Bu kendi çapında bir rekordu. O kadar hızlı bir geçiş yaşandı ki örneğin TCG Zaferfırkateyni ABD’de Türk Sancağını toka etmesinden 9 ay sonra, 1994 Eylül ayında üzerinde AB 212 helikopteri ile NATO’nun Adriyatik’te STANAVFORMED görevine gönderilebilmişti. Knox sınıfı gemilerle birlikte Harpoon füze gücü ile Denizaltı Savunma Harbi gücümüzde ciddi artış oldu. Dolayısı ile Ege’de Yunan Donanmasına karşı nicel üstünlük sağlandı. Bu arada 16 Kasım 1994 tarihinde BM Deniz Hukuku Sözleşmesi (UNCLOS III), yürürlüğe girecekti ve Yunanistan’ın o tarihten itibaren Ege Denizinde karasularını 12 mile çıkarma niyeti teoriden pratiğe her an geçebilirdi. Knox sınıfı 8 fırkateynin en azından 45 yaşındaki 13 muhribin 8’ini değiştirmesi ile Ankara rahat bir nefes aldı. 16 Kasım 1994 tarihinden sonra, Ege’de “12 mil”endişesinin atlatılması, Kuvvet Komutanı Oramiral Vural Bayazıt’a alışılmışın dışında 3 yıl süren görev süresinin son yılında yapabileceklerine odaklanma fırsatı sunmuştu.

FFG7 Sınıfı Firkateynler
1994 yılı sonunda, ABD, bu kez Türkiye’ye hizmet dışına çıkardığı biri soğuk gemi statüsünde, üç adet 1980 model Gabya sınıfı “FFG 7 (O.H.Perry)” sınıfı fırkateyni teklif etti. Bu gemilerin ilki (TCG Gaziantep) için 1995 Temmuz’unda ABD’ye personel gönderildi. Ancak 1995 Aralık ayında başlayan Kardak krizi nedeni ile üç geminin Türkiye’ye transferi Rum asıllı Senatör Sarbanes tarafından durduruldu. Uzun bir bekleme sürecinden sonra ancak 3 yıl sonra 1998 Mart ayı başında 3 gemi de Türkiye’ye geldi. Bu gemiler ile ilk kez SM 1 Standart Hava Savunma Füzesi ve tamamen gaz türbini ile tahrik edilen firkateynler donanma emrine girdi. Bu gemilerin sayısı 2002 Ağustos ayında toplam 8 olacaktı. Her yönü ile çok etkili savaş gemisi olan Gabya sınıfı firkateynlerin donanmaya etkin şekilde katılmaları donanmanın harekât temposu ve harekât çapını önemli ölçüde artıracaktı. Diğer yandan Deniz Kuvvetleri gemileri ABD’den aldığı şekilde kullanmıyordu. Gemilere modernizasyon projeleri uygulamayı ve savaş etkinliklerini artırmayı da başarıyordu.

MİLGEM (Milli Gemi)’nin Tohumları Atılıyor
15. Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Vural Bayazıt Oramiral Necdet Uran’dan sonra kuvvet komutanı olarak 2 yıllık sürenin dışına çıkan ve 3 yıl görev yapan tek komutan olmuştu. Ege’de Yunanistan ile olası 12 mil krizine karşı tedbirlerini aldıktan sonra Cumhuriyet Donanmasının en büyük hedefi olan kendi gemisini kendi yapma hedefine yöneldi. Onun bu hedefini gerçekliğe dönüştürmede önemli rol oynayan karargahında Plan Prensipler Başkanı olarak görev yapan Amiral Mustafa Özbey bu hedefe yönelmenin yaklaşımını şöyle izah ediyor: "MİLGEM projesi, bir gemi tasarım ve yapımı olarak görülürse, sanırım eksik bir değerlendirme yapmış oluruz. MİLGEM projesi aslında, üzerinde çok titiz çalışılmış bir strateji belgesinin ürünüdür. Stratejinin birinci ayağı, dış kredi ile projeyi finansal yönden tutsak eden yaklaşımdan, ulusal kaynağı tedarik amaçlı kullanma modeline geçilmiş olmasıdır. Böylece, gemi tipini dış krediye mahkûm olma sarmalından kurtarmış olduk. Stratejinin ikinci ayağı olarak, MİLGEM yalnız bir gemi inşa projesi olarak değil, gemide var olan tüm alt sistemlerin milli olarak yapımı şeklinde tasarlandı." Diğer yandan 1993 konjonktüründe hayal edilen hedefte Savunma Sanayi Müsteşarlığı, Deniz Kuvvetleri, askeri ve sivil tersaneler, üniversiteler, TÜBİTAK, TSK Güçlendirme Vakfına bağlı ASELSAN, HAVELSAN ve ROKETSAN gibi savunma sanayi şirketleri, Türk sanayi alt yapısı bütünleşik iş birliği şeklinde çalışmalıydı. Tuzla bölgesi başta olmak üzere sivil tersanelerin muharip ve yardımcı savaş gemisi inşa projelerine yaklaşımı soğuk savaş sonrası dönemde yavaş da olsa bir hareketlenme görmüştü. Bu kapsamda STFA Holding’in Sedef tersanesinde TCG Yarbay Kudret Güngör isimli açık deniz destek gemisi 1992 sonunda inşa edilmişti. Böylece Türkiye’de askeri standartlarda ilk büyük tonajlı geminin inşası başarılmıştı. Ancak diğer sivil tersaneler 90’lı yılların ortalarında savaş gemisi gibi son derece karmaşık; inşa ve teslim sorumlulukları yüksek NATO standartlarında olan çok pahalı muharip savaş gemilerini yapmaya henüz hazır değildi. Tecrübe, bilgi ve standardizasyon birikimine ihtiyaç vardı. Bunun için de prototip geminin Deniz Kuvvetleri tersanesinde yapılması şarttı. Ay sınıfı denizaltılar, Doğan sınıfı hücumbotlar ve MEKO sınıfı firkateynlerin Alman lisansı ile Gölcük/Taşkızak askeri tersanelerinde yapılıyor olması Deniz Kuvvetlerine beyaz ve mavi yakalı insan gücünde önemli bilgi ve tecrübe birikimi sağlamıştı. Bu arada 1990’lı yılların ortalarına doğru ABD’de gemi inşa ve yazılım/elektronik dallarında yüksek lisans öğrenimini tamamlayan Deniz Harp Okulu mezunu muharip deniz subaylarının sayısı 300’e erişmişti. Ayrıca Yavuz ve Doğan sınıfı firkateyn ve hücumbotlarda görev yapan deniz subayları kullanıcı personel olarak Alman ve Avrupa sistemlerini eleştirecek duruma gelmişti. Açıkçası biriken enerji açığa çıkmayı bekliyordu.

Başbakan Çiller’e Yazılan Mektup
Oramiral Vural Bayazıt’ın görev süresinin sonuna doğru karargahının detaylı çalışması sonucu ortaya çıkardığı bir analiz HDW/Blohm Und Woss ve Lürssen lisansları ile inşa edilen gemilerde Alman malzemesi yerine kullanılabilecek milli malzemeler tespit edilerek maliyetlerin azaltılabileceğini ortaya koydu. Bu şekilde firkateynlerde %20, denizaltılarda %25 ve hücumbotlarda %30 malzeme ve hizmet tasarrufu sağlanabileceği tespit edildi. Bu gerçek paralelinde 1993 yılından itibaren yapılan kurum içi ve kurum dışı çalışmalar ve toplantılar sonucu 1994 yılında milli imkanlarla askeri tersanede korvet boyutlarında milli bir keşif karakol gemisi yapılması Stratejik Hedef Planına (SHP) alındı ve aynı yıl Deniz Kuvvetleri Komutanı 28 Eylül 1994’te Başbakan Tansu Çiller’e mektup yazarak bu projenin büyük bir devlet projesi olması ve desteklenmesini istedi. Çiller 7 Ekim 1994’te karargâha gelerek bilgilendirildi ve onay alındıktan sonra proje MİLGEM adı ile başlatıldı. MİLGEM terimini ilk kez kullanan kişi Tümamiral Mustafa Özbey idi.

MİLGEM: Çok Boyutlu ve Çok Yönlü bir Proje
MİLGEM’in ana hedefi dizaynı, teknesi, silah, sensör, savaş yönetim sistemi, makine vb. sistemlerinin en büyük oranlarda milli katkı payı ile yapılmasıydı. Aksi takdirde Alman lisanslı inşa edilen gemi projelerinden farkı olamazdı. O nedenle önce platform odaklı planlamadan, yetenek odaklı planlamaya geçilmeli; harekât ihtiyaçları belirlenmeli, daha sonra mühendisler dizayn çalışması yaparak bu gemide kullanılacak sistemleri tanımlamalı ve konsept dizayn ortaya çıktıktan sonra geminin içinin doldurulacağı sistemler azami milli olanaklarla üretilmeli ve gemiye yerleştirilmeliydi. Bu çok ama çok zahmetli ve uzun bir süreçti. Deniz Kuvvetleri öncelikle kendi içinde dizayn ve ARGE yeteneğini geliştirmeli, Türkiye’nin milli gemiye katkı üretim ve lojistik kapasitesi ortaya çıkarılmalıydı. Zira bunu Deniz Kuvvetlerinden başka yapacak tek bir kurum yoktu. Bu zor sürece rağmen Oramiral Bayazıt milli gemi (MİLGEM) konusunda ısrarcı idi. Ancak Karargâh, geminin milli tasarım ve katkı oranının artırılması konularında gerçekçi yaklaşım içine girince, hedeflenenlerin elde edilmesinin pek de kolay olmayacağı ortaya çıkıyordu. Söz konusu dönemde karargâhta Tümamiral rütbesi ile Lojistik Başkanı olan Amiral Özden Örnek 1994 koşulları paralelinde bu konuda şunları söylüyordu: (Cem Gürdeniz, Hedefteki Donanma, Kırmızıkedi Yayınevi, 2013) “Aslında MİLGEM’in, öncelikle dizaynının bize ait olması gerekirdi. Yani, Deniz Kuvvetleri mühendislerinin geliştireceği bir dizayna sahip olmalıydı. Bunun dışında radar, sonar, muhabere ve kripto sistemleri, elektronik harp, atış kontrol, savaş yönetim ve komuta kontrol sistemlerinde maksimalist bir yaklaşımla millileştirmeyi başarmalıydık. Ancak bunları 1995 yılının Türkiye savunma sanayi alt yapısı ve yetenekleri çerçevesinde başarmak imkânsız gibi görünüyordu. Henüz Araştırma Merkezi Komutanlığının ismi bile telaffuz edilmiyordu. Bu nedenle karargâh, MİLGEM adı altında aslında mevcut Alman temelli proje modellerine benzer modeller üretiyordu. Aradaki tek fark, gemilerin donatımında kullanılan sac, kablo, bazı elektrik sistemleri ve yaşam yerleri donatım malzemeleri ile seçilmiş gemicilik donanımlarının yurt içi piyasadan temin edilmesiydi. Bu haliyle MİLGEM hayal ettiğimiz gemi değildi.” Bu tespit çok doğruydu. 2003 sonrasında MİLGEM’i gerçek anlamda hayata geçirecek ve haklı olarak MİLGEM’in babası ünvanını kazanacak 20.Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Özden Örnek, MİLGEM’in ilk aşamasının modern sensör ve silah üretimi ile savaş yönetim sistem yazılımlarına sahip olmaktan geçtiğini görüyordu. Benzeteme yaparsak, MİLGEM bir orkestranın uzun soluklu senfonisi idi. Ortada senfoninin henüz bestesi olmadığı gibi orkestranın birçok enstrümanı da yoktu. Beste yapılmadan önce orkestra tamamlanmalı, beste daha sonra yazılmalı ardından her enstrüman için partisyonlar hazırlanarak eser ortaya çıkarılmalıydı. 1994 yılında bu durumu gören ve yapılabileceğine inanan çok az kişi vardı. MİLGEM’in en önemli bacağı şüphesiz Deniz Kuvvetleri Araştırma Merkezi Komutanlığı (ARMERKOM) idi. Onun nasıl kurulduğuna bakalım.

YAZGEM (Yazılım Geliştirme Merkezi) Kuruluyor
1993 yılında kökleri Ege Gözetleme Projesi adı altında on yıl öncesine kadar giden Uzun Ufuk Projesi yeni bir çerçeveye oturtulmuştu. Proje İTÜ SAV (İTÜ Araştırma Vakfı) ve Deniz Kuvvetleri ortaklığında yürütülen ilk büyük çaplı ARGE projesi olarak başlatıldı. İlk kez Deniz Kuvvetleri geleneksel savaş gemisi bakım onarım faaliyetleri dışına çıkarak sivil bir üniversite ile çok kapsamlı iş birliğine girerek teknoloji üretecekti. Bundan önce Deniz Kuvvetleri ilk kez 1970’lerin sonunda SAPAN projesinde TÜBİTAK MAM ile iş birliği yapmıştı. Projenin amacı Ege’de azami oranda deniz taktik resim kaplamasını sağlamaktı. Ancak proje hedefleri istenen seviyede ilerlemiyordu. Diğer yandan Soğuk savaş biterken modern donanmalar yazılımlarda daha pahalı SMR (Safety Managed Runtime) sistemlerinden ticari olarak çok daha ekonomik ve erişilebilir COTS (Commercial Off-The-Shelf) VME (Versa Module Europa) yazılımına geçiyordu. Deniz Kuvvetlerimiz bu gelişmelere kayıtsız kalmayacaktı. 1992 yılında Gölcük Tersanesi 160 APGE Müdürlüğünde görev yapan Yk. Mühendis Binbaşı Kubilay Tok’un dönemin Kuvvet Komutanı Oramiral Vural Bayazıt direktifi ile bu alanda çalışma yapmak üzere ABD’ye gönderilmesi ve dönüşünde VME teknolojisindeki gelişmeleri APGE’de temel projelerde hayata geçirmeleri sonuçları bugüne yansıyacak çağlayan etkisini yarattı. O sırada Donanma Kurmay Başkanı olan MİLGEM projesinin gelecekteki mimarı Tümamiral Özden Örnek de bu gelişmeler üzerine APGE’ye tüm gücü ile destek vererek projelere katkı sağladı. Kader ağlarını örüyordu. 1993 yılında az sayıda mühendisle faaliyet gösteren APGE yeni sorumluluklarla karşılaştı. Knox (Yeni Tepe) sınıfı firkateynlere Link 11, yeni tip savaş yönetim sistemi konsolu ve Elektronik Harp kütüphanesi ihtiyacı; Alman/ Lürssen lisansı ile Taşkızak ’ta inşa edilen 7./8. Yıldız sınıfı hücumbotların TACTICOS savaş yönetim sistemlerinin test ve bakım sorumluluklarının devralınması ile Almanya ve Türkiye’de inşa edilen MEKO TRACK II A (Barbaros sınıfı) firkateynlerin savaş yönetim sistemlerinin idamesinin sağlanması başlıca projelerdi. Tüm projeler için mühendislere, bütçeye ve yeni organizasyona ihtiyaç vardı. Alman lisansı ile yapılan her gemi için sözleşmelerde savaş yönetim sistemlerinin yazılımı talep ediliyordu. Bu yazılımların kaynak kodları verilmiyordu. Firmalar bu yazılımları çok sayıda klasörlerde yazılı olarak veriyordu. Halbuki bu istek bilgisayar yazılımı ortamında karşılanabilmeli ve kaynak kodlarına erişim sağlanabilmeli ve gemilerin görev zamanında karşı karşıya kalınacak yazılım sorunlarına müdahale edilebilmeliydi. Bu amaca yönelik olarak 1993 yılında Hollanda Thomson CSF/HSA firmasına Yıldız Sınıfı Hücumbot personeli ile TACTICOS kursuna birlikte gönderilen APGE mühendisleri verilen eğitimi yetersiz bularak daha ileri yazılım destek kursu talep ettiler ve bu eğitim alındı. 1994 yılına gelindiğinde Gölcük Tersanesine bağlı faaliyet gösteren 160 APGE Müdürlüğünün tersane dışına çıkarak bağımsız bir yapıda YAZGEM Yazılım Geliştirme Merkezi olarak kurulmasına karar verildi. Ancak bunun somutlaşması için insan gücü ve tecrübe birikimine ihtiyaç vardı. Bu gelişme üzerine HSA/Thomson- CSF (Sonradan THALES) firması ile yeni bir sözleşme yapılarak 6 Ekim 1994 tarihinde Deniz Kuvvetlerinin 11 yüksek mühendisi Hollanda’ya 14 aylık yazılım geliştirme eğitimine gönderildi. Bu gruptan bazı mühendisler Almanya’da inşası tamamlanan MEKO TRACK IIA sınıfının ilk firkateyni TCG Barbaros’un savaş yönetim sistemlerinin testlerine katılarak çok değerli tecrübe kazanımları ile firmalara karşılaşılan sorunlarla ilgili değerli geri besleme sağladılar. Mühendislerimiz o kadar hızlı tecrübe ve bilgi birikimine sahip olmuşlardı ki firmanın yazılımındaki hataları bulacak kadar üst seviyede müdahale edebilmişlerdi. Gerek kurs gerekse teslim testleri sonrası kendine güveni tamamlanan Gölcük Tersanesi 160 APGE Müdürlüğü, 1996’da 10 seçkin mühendisle YAZGEM’e dönüştü. Bu grup daha sonra Yeni tepe sınıfı (Knox) firkateynler için Kalyon 5 (K5) komuta kontrol konsollarının yazılım ve donanım sürecini başlattılar. Prototipi üretip, daha sonra sanayinin iş birliği ile seri üretim modeli seçildi. Bu süreçte ASELSANbaşlangıçta ortak olarak seçilse de firma daha sonra karar değiştirerek çekildi. K5 konsolları daha sonra Thomson CSF-HSA ve HAVELSAN ile ortak üretildi. 1998 yılına gelindiğinde Knox sınıfı firkateynlere K5 konsolu montajı tamamlandı. YAZGEM’de 1997 yılında ayrıca SHM (Savaş Harekât Merkezi) simülatörü donanım ve yazılım süreci başlatıldı. Diğer yandan 1993’ten bu yana devam İTÜ-SAV ile devam eden Uzun Ufuk projesi tıkanıp, somut bir sonuç vermeyince proje sorumluluğu, 1997 Haziran ayında 16.Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Güven Erkaya tarafından komutanlığının son aylarında tamamen Deniz Kuvvetlerine ve YAZGEM’e devredildi. YAZGEM, 1998’de Uzun Ufuk projesinin önemli bir parçası olan helikopterler ile taktik bilgi aktarımı için Link 11 projesine başladı. Aynı yıl donanmaya taze kan getirecek Gabya sınıfı (FFG7) firkateynler katılmaya başladı. Sahip oldukları 1970’lerin UYK 7 Savaş Yönetim Sistemi günümüz ihtiyaçlarını karşılamıyordu. YAZGEM’e yeni projeler çıkıyordu.

ARMERKOM (Araştırma Merkezi Komutanlığı)
Yeni inşa edilecek bir savaş gemisinin maliyet dökümünde savaş yönetim sistemi yazılım ve donanımı önemli yer alır. 1998’e gelindiğinde bir savaş gemisinin en önemli unsurlarından birisi olacak Savaş Yönetim Sistemi yazılım ve donanımları ile milli imkanlarla yapılacak sensör ve destek sistemlerinin geliştirilmesi için yazılım, elektronik harp ve akustik alanlarda farklı araştırmalar yapan mühendis ve araştırma grupları Gölcük’te 30 Ağustos 1998’de kurulan ARMERKOM’da tek çatı altına birleştirildi. ARMERKOM hızla gelişen dijital teknolojiye dünya ile uyum sağlayacak süratte kısa sürede adapte olabildi ve çoklu bilgisayar sistemlerine sahip VME formatta ethernet tabanlı ağlara uyumlu yazılımlar geliştirecek duruma geldi. Başlangıçta Thomson /CSF-HSA firmasının yazılımı kullanılmıştı ancak ARMERKOM artık kendi yazılımlarını yazacak duruma gelmişti. Komuta Kontrol, Link ve atış kontrol yazılımları yazılabiliyordu. 1998’de TÜBİTAK ile ortak Denizaltı Taktik Simülatör projesi başlatıldı. Aynı yıl daha sonra ilki Gabya sınıfı firkateynlerde kullanılacak GENESİS (Gemi Entegre Savaş Yönetim Sistemi)’nin temeli olan MİLKON (Milli Konsol) projesi başlatıldı. İlk ara katman yazılımı bu projede başarıldı. 1999’dan itibaren de Knox (Yeni Tepe) sınıfı fırkateynler, hem Link 11 hem de K5 konsolları üzerinden yeni komuta Kontrol sistemlerine kavuşmuşlardı.

GENESİS Doğuyor
MİLGEM’in eğer bir ruhu varsa, o savaş yönetim sistemiydi. Onun temeli GENESİS (Gemi Entegre Savaş Yönetim Sistemi) idi. Bu proje başlangıçta SHM simülatör projesi olarak başlatıldı. Projenin savunma sanayi için en önemli başarılarından biri SHM konsollarının, bir “mock up-donanım benzetimi”nin özel sektör tarafından üretilmesiydi. TÜBİTAK desteği ile daha sonra bu “mock up” üzerinden alternatifler üretildi. Ara katman yazılım desteği devam etti. Bütün bunları yaparken aynı zamanda tüm modern platformların “savaş yönetim sistemi” yazılım bakım desteğini de sürdürdü. Bu çalışmalar geleceğin en önemli projesi olan “GENESİS” alt yapısını oluşturdu. Gerek Uzun Ufuk proje yazılımlarının 1997’den sonra YAZGEM’e verilmesi gerekse K5 projesinin yabancı ortakla başarıyla bitirilmesi artık tamamen milli olanaklarla yeni bir savaş yönetim sitem yazılımının projelendirilmesine yol açıyordu. GENESİS, MiLGEM’in en önemli kilometre taşı olarak yola çıkmıştı. Bu arada Deniz Kuvvetlerinde 1997 yılında kurulan APGE Başkanlığına bağlanan ARMERKOM belki de Deniz Kuvvetleri tarihinin en önemli dönüm noktalarından birini oluşturuyordu. Teknolojide kendi kendine yeterlilik ve yaratıcılık temelli, yeni teknolojilerin Cumhuriyet Donanmasına transferi süreci 20’nci yüzyıl bitmeden donanmanın doğduğu yerde başlatılıyordu.

1990’lı yıllarda Cumhuriyet Donanması 20.yüzyılın sonuna büyük bir enerji ile yaklaşıyordu. Sadece teknolojik alanda kabuk değiştirmiyor aynı zamanda 1990’lar sonrası büyük çapta yenilediği filolar, Harp Filosu (MEKO, Yeni Tepe, Gabya sınıfı firkateynler); Hücumbot Filosu (Yıldız, Kılıç sınıfı hücumbotlar), Denizaltı Filosu (Preveze sınıfı denizaltılar) ve Lojistik Destek Gemileri Filotillası (TCG Akar ve TCG Yarbay Kudret Güngör) ile harekât temposunu ve harekât çapını geçmiş yıllarla kıyaslanamayacak şekilde artırıyordu. Artık muhrip ve firkateynlerimizin yeni destek gemileri ile açık denizde çok uzun süreler görev yapmaları mümkün hale gelmişti. 1990 sonrası firkateynlerimiz ve açık deniz destek gemilerimiz NATO Akdeniz Daimî Deniz Kuvvetinde (STANAVFORMED) sürekli görev almaya başlamıştı. Yugoslavya Krizinde donanma gemilerimiz barışı tesis ve koruma harekâtı kapsamında IFOR ve SFOR’a deniz desteği sağlıyorlardı. En önemlisi 1996 Kardak ve Avrasya Feribotunun kaçırılması krizleri ile 1997’de Arnavutluk’ta yaşanan iç karışıklıkta vatandaşlarımızın tahliye operasyonunda başarılı bir performans sergilenmiş ve bu durum topyekûn denizci insan gücümüzde kendine güven ve tecrübe birikimini geliştirmişti. Donanma, Oramiral Güven Erkaya döneminde zirve yapan çok sayıda gerçek krizlerin tümünden başarıyla çıkarak, gerekirse bir savaşa da hazır olduğunu ispat etmişti.

MİLGEM Projesi Devam Ediyor
Oramiral Güven Erkaya 1995-1997 arasındaki vardiyası sırasında çok sayıda gerçek krizle uğraştı. Bu koşullar altında Ege’de keşif gözetlemeye destek verecek Uzun Ufuk projesine odaklandı. Ancak proje İTÜ SAV ile istediği gibi ilerlemeyince proje 1997’de YAZGEM tarafından devralındı. (2002 yılında Uzun Ufuk kendi mühendislerimizin marifeti ile başarıyla tamamlanacaktı.) MİLGEM için Denizaltı Savunma Harbi-Keşif Karakol gemisi statüsünde Mart 1996’da yani Oramiral Erkaya döneminde harekât ihtiyaç dokümanı hazırlandı. 20 Mayıs 1998 tarihinde yani Oramiral Salim Dervişoğlu döneminde Deniz Kuvvetleri MİLGEM tedariğinin finans modelini belirledi. Buna göre 8+4 (opsiyon) gemilik projenin yurt dışı kaynak ihtiyacı devlet firma kredisi ile; yurtiçi kaynak ihtiyacı ise Savunma Sanayi Destekleme Fonundan (SSDF) karşılanacaktı. 1998 Ağustos ayında harekât ihtiyaç dokumanı üzerinden yapılan teknik çalışmalar tamamlanarak Teknik Tanımlama Dokümanı onaylandı. Konsept dizayn çalışmaları için Taşkızak Tersanesi ile İTÜ Savunma Vakfı ile bir proje grubu oluşturuldu. 14 Eylül 1998’de MİLGEM projesi yurt dışı kaynak ihtiyacı için hazine müsteşarlığından ön ithalat izni alındı. Ancak tedarik modeli sürekli değiştiriliyordu. Zira o dönemde Savunma Sanayi Müsteşarlığı (SSM) proje için ana yüklenici bulmak istiyordu. Milli ana yüklenici bulmak 90’ların sonunda kolay değildi. Müsteşarlık tüm proje sorumluluğunu yerli veya yabancı bir ana yükleniciye vermek istiyordu. Ancak bu durumun eski hazır alım modellerinden farkı yoktu. Bir diğer husus da Türk sanayisinin kendine güveni yoktu. MİLGEM’in babası merhum Oramiral Özden Örnek’in MİLGEM’in Öyküsü (Kırmızıkedi Yayınları -2016) adlı kitabında yazdığı üzere o dönemde temel sorun henüz kimsenin milli gemi yapacağımıza inanmıyor olmasıydı.

Donanma İyon Denizi Güneyinde
MİLGEM için proje modeli aranırken hayat devam ediyordu. İsmi dönemin Deniz Kuvvet Plan Şube Müdürü Deniz Kurmay Yarbay (Sonradan Koramiral) Kadir Sağdıç tarafından koyulan "Açık Denizlere Doğru" doktrininin hayata geçirildiği Oramiral Güven Erkaya döneminin sonunda Türk deniz gücü, doktrin birliğini sağlamış, malzemeden usullere, kadrodan kuruluşa kadar her alanda standardizasyonda büyük sıçrama kaydetmiş, eksik unsurlarının tamamlanmasıyla çok boyutlu harekât yeteneğine sahip bir açık deniz donanmasına dönüşmüştü. Öyle ki 1997 Haziran ayında icra edilen Deniz Kurdu Tatbikatında ağırlık merkezi ilk kez Ege’den Doğu Akdeniz’e taşınmıştı. Oramiral Erkaya dönemi sonrası 1997-1999 döneminde Akdeniz sathında varlık gösterme ile dışa açılma ve donanma diplomasisi uygulamaları da son derece başarılı sonuçlar verdi. Tarihte ilk kez 1998 Deniz Kurdu Tatbikatında Girit -Malta arası ve İyon Denizi Güneyinde geniş bir bölgede donanma kuvvet çoğunluğu ile tatbikat icra etmiş, havada yakıt ikmali yapan F16 uçaklarımız orta Akdeniz’de donanma desteğinde bulunmuştu. Söz konusu tatbikat tarihimizde bir ilk olmuş ve Amerikan Büyükelçisi ertesi sabah Dışişleri Bakanından randevu isteyerek Türkiye’nin ne yapmaya çalıştığını sorgulamıştı.

1999 Depremi Donanmanın Enerjisini Durduramadı
1997-1999 yılları arasında Deniz Kuvvetleri Kurmay Başkanının Koramiral Özden Örnek olması onun teşvik ve kolaylaştırıcılığı sayesinde teknolojik ilerlemede kuvvet çarpan etkisi yaratmıştı. Neticede Gölcük’te ARMERKOM; Ankara’da APGE Başkanlığı bu dönemde kurulmuş ve denizci mühendislerimiz her geçen gün yüksek bir moral ve motivasyon gücü ile yeniliklere yelken açmıştı. 1998’de ARMERKOM bünyesinde YAZGEM’e ilaveten Akustik Araştırma Grup Başkanlığı ve Elektronik Harp Grup Başkanlığı da faaliyete geçmişti. Söz konusu dönemde donanmanın gerek her geçen gün gelişen nitelik ve niceliğinden Gölcük ve Aksaz gibi deniz üslerimizde herkesin özendiği ve örnek aldığı nitelikli ve yaşama enerjisi son derece yüksek hayat standardına kadar cumhuriyet donanması geleceğe coşku ile ilerliyordu. Bu gelişme 17 Ağustos 1999 depremi ile gölgelendiyse de depremin etkileri kısa sürede atlatıldı ve ölümsüzlük sırrına çoktan kavuşmuş olan Cumhuriyet Donanması nerede kalmıştık? dedi. 1999-2001 arasındaki dönem deprem yaralarının sarılması gayretlerine odaklandı. 2001 yılında tüm yaralar sarılmış, donanmaya MEKO sınıfı TCG Salihreis ve TCG Kemalreis firkateynleri ile Gabya sınıfı TCG Gökçeada ve TCG Gediz firkateynleri; Kılıç sınıfı TCG Kalkan ve TCG Mızrakhücumbotları katılmış; Gür sınıfı, TCG Gür ve TCG Çanakkale denizaltıları kızağa konulmuştu. Karadeniz’de 6 sahildarı bir araya getiren Karadeniz Deniz İşbirliği Görev Grubu (BLACKSEAFOR) Türkiye liderliğinde hayata geçirilmişti. Bu gelişme ABD’yi son derece rahatsız etmişti. Deprem sonrası iki yıllık dönemde Haliç’te bulunan Taşkızak Tersanesi kapatılmış, Türkiye Gemi Sanayiine ait Pendik’te bulunan Tersane, İstanbul Tersanesi adıyla 2001 yılında Deniz Kuvvetleri envanterinde hizmete girmişti. Artık su üstü savaş gemilerinin inşası burada; denizaltıların inşası Gölcük’te devam edecekti. ARMERKOM da deprem sonrası Pendik’te İstanbul Tersanesi bölgesine taşındı. Gölcük’te deprem öncesi onun için yapılan binaya da Donanma Komutanlığı taşındı.

MİLGEM için ilk SSİK Kararı Çıkıyor
MİLGEM dizayn ve tedarik modeli için depremden 6 ay sonra 15 Şubat 2000tarihinde Savunma Sanayi İcra Komitesinden (SSİK) ilk kez karar çıkarıldı. Denizaltı Savunma Harbi (DSH) ve Keşif Karakol Gemisi Projesi olarak başlatılan MİLGEM (Mili Gemi) Projesi kapsamında azami yurt içi katkı payı ile toplam 8+4 (12 adete) kadar geminin tasarım ve inşası öngörülmüştü. Bu karar paralelinde 18 Mayıs 2000 tarihinde de teklife çağrı dosyası (RFP)yayınladı. Bu çağrıya sekiz firma cevap verdi. Yarısı Türk firmasıydı. Dosyalardaki eksiklikler ve elemeler sonucu 2 Ocak 2001tarihinde yenilenen çağrıya, Almanya, Türkiye ve İngiltere’den üç firma cevap verdi. Bu süreçten de istenen sonuç çıkmayınca 16 Haziran 2002’de MİLGEM ihale süreci iptal edildi. Bu noktaya gelinmesi pek çok açıdan iyi olmuştu. Amiral Özden Örnek, MİLGEM’in Öyküsü isimli eserinde şunları yazıyor: "MİLGEM’in ilk doğuşu maalesef Bahriyeye veya özel sektöre teknolojik bir yetenek kazandırmak hedefinden uzaktı. Bu nedenle seneler geçtikçe kendine taraftar bulamadı. İstediğimiz harp silah araçlarını taşıyan ve maliyetinin en az %60 üzerindeki kısmını yurt içinde üretebileceğimiz, bir gemi inşa modeli, bizim için esas olmalıydı. Tabii böyle bir konu, yurt içinde ARGE gerektiriyordu. Özel sektörümüz ise, talebi çok kısıtlı olan böyle bir konuya kaynak ayırmak istemiyordu. TÜBİTAK ve üniversitelerin vakıfları bu konularda en uygun olanaklara sahiptiler. Ayrıca kendi ARGE’mizi de geliştirmek zorundaydık. Halbuki 1994 yılında MİLGEM proje fikri ortaya çıktığında, bir saha komutanının, komutanlar toplantısı gündem maddesi olarak önerdiği “Bahriyede ARGE faaliyetleri için bir birim kurulması” önerisi kabul edilmemişti. Düşünün ki bugün (2016’dan bahsediyor yn.) sonar üretebiliyoruz ama o günlerde bir sonar ve DSH sistemi için şartname yazmasını bile bilmiyorduk. Aynısı gemideki hemen hemen tüm silah, cihaz ve sistemlerin tedariki için de geçerliydi. Maalesef bu konuları da size kimse öğretmiyordu. Kendiniz terleyerek ve maliyetini ödeyerek öğrenmek zorundaydınız."

Oramiral Özden Örnek’in Akıntının Yönünü Değiştirmesi
2001 Ağustos Askeri Şurasında Koramiral Özden Örnek Oramiralliğe terfi etti ve Donanma Komutanı oldu. Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Bülent Alpkaya olmuştu. 22 Haziran 2002’de mevcut projenin görev ihtiyaç dokumanı ile teknik tanımlama dokümanı yeniden yazıldı. 16 Mayıs 2003 tarihinde tedarik modeli değiştirilerek ilerlendi. Bu tarihten 2 ay sonra MİLGEM Teknik Şartnamesi 22 Temmuz 2003’te değiştirildi. Bu modelde yerli katkı payının %50 seviyesine çıkması hedefleniyordu. Bunun için AR/GE’ye ihtiyaç vardı. 30 Ağustos 2003 tarihinde Oramiral Özden Örnek Deniz Kuvvetleri Komutanı olarak göreve başladı. Önünde 24 ay vardı. Bu kritik zaman dilimi içinde MİLGEM mutlaka kızağa konmalıydı. Ama nasıl? Amiral Örnek’in komutanlığının ilk altı ayında pek bir ilerleme sağlanamadı. En önemli kazanım öncelikle geminin kullanacağı çeliğin üretimi için ERDEMİR ve SSM bir araya getirilerek çelik üretiminin gerçekleşmesi sağlandı.

MİLGEM Projesi Fiilen Başlıyor
2004 Mart ayında MİLGEM projesinin ilerlemesinde büyük rolü olan Savunma Sanayi Müsteşarı Murat Bayar yeni görevine başladı. Deniz Kuvvetleri ile SSM arasındaki iş birliği ve eşgüdüm yeni bir sayfa açtı. 11 Aralık 2003’te yapılan Amiraller Kurulu toplantısında MİLGEM için performans sorumluluğu, dizayn, dizayn kontrolü geminin inşası, sistem temini ve sistem entegrasyonunun Deniz Kuvvetleri ve SSM ortaklılığında yapılmasına karar verildi. Bu karara göre 5 Mart 2004 tarihinde MİLGEM’in inşa direktifi Amiral Örnek tarafından imzalandı. 12 Mart 2004’te proje fiilen başladı. İstanbul Tersanesinde MİLGEM Proje Ofisi (MPO) tesis edildi. Her ne kadar hala önemli bir kesim milli geminin gerçekleşeceğine inanmasa da işler hızlanıyordu. 14 Mayıs 2004’te önceden 15 Şubat 2000 tarihinde alınan ilk SSİK kararı revize edildi. Yeni karara göre 8+4 DSH/ keşif karakol gemisinden birinci gemi (prototip) Deniz Kuvvetleri sorumluluğunda olmak üzere İstanbul Tersanesi diğer gemilerin aynı tersane ve/veya yurtiçi özel sektör tersanesinde inşa edilmesi kararı çıktı. Bu karara göre alt sistem ve malzemeleri SSM temin edecekti. Deniz Kuvvetleri performans sorumluluğunu yüklendiğinden tasarımdan, yapımdan ve tedarik hariç her türlü inşa planlamasından sorumluydu. SSM ise tedarik sorumluluğunu yüklenmişti. SSİK kararları SSM ve Deniz Kuvvetleri Komutanlığını hukuken bağlayıcıydı. Ancak bu gelişmeye rağmen projenin ilerleyişinde Müsteşarlığın endişeleri vardı. En büyük endişe Deniz Kuvvetlerinin tasarımı kendisine ait bir savaş gemisini önceden inşa etmemiş olmasıydı.

MİLGEM ’de Önemli Bir Dönüm Noktası
Savunma Sanayi İcra Komitesinin 15 Mayıs 2004 tarihli toplantısı Türk savunma sanayiinin millileşmesi yolunda çok önemli bir dönüm noktası oldu. Zira bu kararda önemli ve büyük projelerin çoğunun ihale süreçleri iptal edildi. Yabancı ana yüklenicilerle Türkiye’de lisans altında üretimi öngören proje modelleri iptal edilerek bunların yerine yerli şirketlerin ana yüklenici olacağı modele geçildi. Bu karar MİLGEM modeli ile tam uyuşuyordu. Bu karar sonrası Deniz Kuvvetlerinin üniversiteler, TÜBİTAK ve savunma sanayi kuruluşları ile iş birliği ve AR/GE süreçleri hızlanacaktı. Deniz Kuvvetlerinin TÜBİTAK ile kurumsal ilişkiyi erken kuran ve ARGE projesi geliştirme kültürü olan güçlü bir geçmişi vardı. Bu birikimin de büyük katkısı görüldü. TÜBİTAK ile Haziran 2004’te kapsamlı iş birliği protokolü imzalandı. TÜBİTAK ileARMERKOM arasında beş paket hazırlandı. MİLGEM için Sonar ve Sualtı Telefonu, Kızıl Ötesi İz Tahmin ve Ölçümü, Elektromanyetik Uyumluluk, Degaussing Sistemi, Radar Kesit Alanı (RKA) Ölçümleri ARMERKOM ile iş birliği içinde beraber yürütüldü.

SSM ile Temel Sorun Alanı
27 Ağustos 2004’te SSM, MİLGEM’in azami milli katkı payı ile yapılmasına yönelik olarak 24 konuda Bilgi İstek Dokümanı (RFI) yayınladı. Kısa süre sonra 1 Eylül 2004’te İstanbul Tersanesi’nde MİLGEM Proje Ofisinde önemli bir toplantı yapıldı. Buna Savunma Sanayi Müsteşarı Murat Bayar da katıldı. Mevcut model müsteşarlığın alıştığı modelden farklıydı. Zira MİLGEM hazır gemi alımından çok daha değişik bir model içeriyordu. Bu projede dışardan pazarlanan hazır dizayn ve donanımlı gemi yerine harekât ihtiyacına göre tespit edilen araç, gerek ve malzemeler azami AR/GE ve milli katkı ile tedarik edilerek milli tasarıma göre bir gemi inşa ediliyordu. Amiral Örnek, MİLGEM’in Öyküsü adlı eserinde temel sorunu Savunma Sanayi Müsteşarlığı (SSM) bakışı ile özetle şöyle izah ediyor: "Gerçekte SSM’in bugüne kadar yürüttüğü projelerde üç tane aktör vardır. Biri kullanıcı yani Deniz Kuvvetleri. İkincisi tedarik makamı yani SSM ve üçüncüsü müteahhit yani ana yüklenici… Bu modelde SSM’e göre müteahhit yoktu. Bu rol kullanıcı (Deniz Kuvvetleri) ile tedarik makamı (SSM) arasında paylaşılıyordu… Bu durum bürokratik olarak süreci yönetmede zorluk çıkarabilirdi. Bu modelde ana yüklenici yani müteahhit, MİLGEM Proje Ofisi, İstanbul Tersanesi ve SSM arasında bölüşülmüştü. Dosyalar Deniz Kuvvetleri ile Tersane arasına gidip geliyordu. SSM bunun dışında kalıyordu. Rahatsızlık buradan çıkıyordu…SSM baş edemeyeceği bir işi yapmak istiyor ama gücünün yetmeyeceğini de biliyordu. SSM klaslamayı bilmeden, nasıl bir tasarım olduğunu bilmeden tedarike girişecek durumda değiliz diyordu. SSM neticede bir proje yöneticisi şirkettir. Bu yönetimi de uluslararası standartta bir kalite belgesine göre yapıyor. Özünde bir ana yüklenici projeyi yönetiyor ve ona bu işi vermeden önce alt yüklenicilerinin programa göre kilometre taşlarını, hak ediş ödemelerinin bütçesini istiyor. Süreçte kalite kontrol aşamaları var. İşte o günlerde SSM bunları yapamayacağını düşünüyordu…Deniz Kuvvetleri önceden sıfırdan gemi inşa etmedi. Bu yeteneği var mıdır? Paranın sahibi savunma sanayidir ama parayı başkaları kullanacaktır." En büyük sorun ise projenin orkestra şefi konumundaki itici gücü 20. Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Özden Örnek,2005 Ağustos’unda emekliye ayrıldığında proje ne olacaktı? Her şeye rağmen proje ilerlemeye devam etti. 2004 Aralık ayında Deniz Kuvvetleri, Türkiye Uçak Sanayi AŞ (TUSAŞ) ve SSM arasında üçlü protokol imzalandı. Yeni karara göre TUSAŞtedarik şirketi olacaktı. Böylece MİLGEM malzemelerinin tedarik süreci başlatıldı. MPO’nun ihtiyaç duyacağı hizmet alımları ile SSM’nin tedarik edeceği ana malzeme alımları dışındaki tüm alımları TUSAŞ yapacaktı. MİLGEM Projesinin ilerlemesinde çok büyük katkısı olan Gölcük Tersanesi eski komutanlarından Emekli Yüksek Mühendis Amiral Savaş Onur, projeye malzeme tedarik edecek olan TUSAŞ’ta göreve başladı. (2020 yılında sonsuzluğa uğurladığımız kıymetli Amiralimizin MİLGEM’in gerçekleşmesine kattığı katma değerler önünde saygı ile eğiliyorum.)

Maraton Sona Yaklaşıyor
2004 biterken İstanbul Tersanesinde MPO’da işler devam ediyordu. Geminin teknik tanımlama dokumanı 2003 yılında yeniden değerlendirilmiş, helikopter hangarı ile ana tahrik sisteminde dizellerin yanına gaz türbini tasarıma eklenmişti. Gemi 1500 tondan 2200 tona kadar çıkabilecekti. Diğer yandan MİLGEM gerçek anlamda bir savunma sanayi teşvik programıydı. Milli olarak yapılabilecek unsurlar her gün artıyordu. Milli sanayiden fışkıran cevherler Tersane ile temasa geçmede yarışıyordu. Örneğin Aralık 2004 ayında Kayseri’deki bir firma CNC tezgâhı onarabileceğini, fiber optik kablo ürettiğini, lazer cayro yapabileceklerini bildirmişti. 28 Aralık 2004 tarihinde SSM ile yeni bir toplantı daha yapıldı. SSM bilinen sorunları dile getiriyordu. Tekrar eden temel sorun ana yüklenici olmamasıydı. Bir yerde Deniz Kuvvetleri hem kullanıcı hem de tersanesi ve MPO nedeni ile yüklenici konumundaydı ve bu duruma SSM alışamamıştı. Gelecekte aksaklıklar yaşanır ve karşılıklı suçlamalar olursa diye endişe duyuluyordu. Neticede her şey konuşuldu ve dönemin Müsteşarı Murat Bayar’ın iş birliğine yönelik olarak Amiral Özden Örnek ile yarattığı yapıcı atmosferde 14 Ocak 2005 günü yeni bir protokol yapıldı. Buna göre SSM ağır malzemeleri tedarik edecek; Tersane tasarım ve inşaya başlayacak, Tedarikleri de TUSAŞ yapacaktı. Geminin dizayn ve inşaat sorumluluğu Deniz Kuvvetlerinde olacak ve SSM protokol programına göre malzemeleri tersanede bulunduracaktı. Bu kapsamda 16 Mayıs 2005’te geminin klaslama hizmetlerini Türk Lloyd’u aldı. 22 Haziran 2005 tarihinde toplanan SSİK çok önemli bir kararla TUSAŞ’ın görevini STM (Savunma Teknolojileri Mühendislik ve Ticaret A.Ş.)’ye verdi. Böylece yardımcı makineler ile diğer malzeme ve hizmetlerin tedarik sorumluluğunu STM üstlendi. Bu kararla birlikte Amiral Savaş Onur, TUSAŞ’tan STM’ye geçerek görevine başladı. STM, Amiral Savaş Onur liderliğinde o derece başarılı oldu ki 2006’da tedarik yanında dizayn sorumluluğu da STM’ye verildi. Bugün savaş gemisi dizayn ve inşa alanında dünya markasına dönüşen STM’nin tarihindeki en önemli başlangıçlardan birisi MİLGEM projesi olmuştur.

Savaş Sistemleri ve Silahlar
2005 yılı yazına doğru girerken MİLGEM’in savaş sistemlerinin geliştirilme ve montaj sorumluluğunu alacak HAVELSAN ve ASELSAN’ın hala anlaşamadığı ortaya çıkıyordu. Her iki firma da Amiral Özden Örneksonrası dönemde projenin devam edeceğinden emin olmak için acele etmiyordu. ASELSAN iki firmadan birinin ana yüklenici, diğerinin alt yüklenici olmasını istiyordu. HAVELSAN ise hem konsorsiyum hem ana yüklenici modellerini uygun görüyordu. Sonunda iki firma iş ortaklığı modeli ile ilerlemeye karar verdiler. Temmuz 2005’te süreç başladı. Bu arada ASELSAN’a o dönemde deniz sistemlerinde kuantum sıçraması yaptıran projenin MİLGEM olduğunu belirtelim. Amiral Özden ÖrnekMİLGEM’in Öyküsü isimli kitabında dönemin Genel Müdürünün kendisine daha sonra ‘’sayenizde vizyonumuz değişti, sizlere teşekkür ederiz. Bizi yapmakta olduğumuz hatadan geri çevirdiniz’’ dediğini yazıyor. Zaman içinde ARMERKOM‘un geliştirdiği yazılım ve donanım prototipleri HAVELSAN, ASELSAN, ROKETSAN ve diğer savunma sanayii özel şirketleri üzerinden tüm saha performans testleri yapılmış şekilde kabul edildi ve seri üretim süreci başladı. MİLGEM sayesinde Diğer bir TSKGV şirketi olan ROKETSAN ile de ilişkiler geliştirilmişti. Bugün milletimizin gurur duyduğu isimleri Amiral Örnektarafından verilen Atmaca ve Gezgin füzeleri ile Akya denizaltı torpidosunun tohumları o zaman atıldı.

TCG Heybeliada’nın Omurgası Kızağa Konuyor
26 Temmuz 2005 günü MİLGEM Korvetlerinin ilki olan TCG Heybeliada’nın ilk kaynağı İstanbul Tersanesinde yapılan törende Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer tarafından yapıldı. Amiral Özden Örnek, hayatındaki en güzel anısı olan bu tarihi olaydan bir ay sonra emekli oldu. Tek kelime ile şeytanın bacağını kırmıştı. ‘’Yapamazlar, Yapılamaz’’ denilen milli savaş gemisini kızağa koydurmuştu. Bundan sonrası vardiyayı devralan amirallere ve başta MPO, STM ve İstanbul Tersanesinin mühendislerine kalmıştı. 5 Eylül 2005 tarihinde MPO Müdürü olarak göreve başlayan Yüksek Mühendis Albay Ahmet Çakır artık bu geminin omurgası üzerinde her geçen gün ağır ağır yükselişini sağlayacak kişilerin başındaydı. 2005-2007 arasında görev yapan Deniz Kuvvetleri Komutanı Amiral Yener Karahanoğlu da Amiral Özden Örnek’in öz evladı gibi bağlandığı MİLGEM projesine aynı irade ve istenç ile devam etti. Bu arada MPO’da çalışan mühendislerin büyük çoğunluğu gemilerden yetişmiş yüksek mühendisler ile gemilerde makine subaylığından yetişmiş son derece seçkin subaylar olmasıydı. Harekât ihtiyaçlarını biliyorlardı. Çünkü değişik gemilerin köprüüstü, SHM ve makine dairelerinde vardiya tutmuşlar, acil durum yaşamışlardı. Bu durum geminin konsept dizayndan gerçek inşaya geçme aşamasında büyük yarar sağlayacaktı.

Fiili İnşaat Başlıyor
Detay dizaynın %80 seviyesine tamamlanmasından sonra fiili inşaat 7 Ocak 2007’de başladı. Denize iniş zamanı olarak da 27 Eylül 2008 belirlenmişti. İşleri o kadar zordu ki, milli olarak tasarlanan malzemelerle, geliştirilen veya hazır alınan değişik silah, sensör, savaş yönetim sistemleri, ana makine ve yardımcı sistemler detay dizayn parametreleri içinde lego yapar gibi gemiye monte ediliyordu. Yapılan her hata programı günlerce ya da haftalarca geriye atabiliyordu. Zorlu ve çok yoğun bir süreç sonunda Preveze Deniz Zaferi ve Deniz Kuvvetleri Gününde, 27 Eylül 2008’de gemi Pendik’te deniz indi. Törende tümamiral olarak ben de vardım. Tekne suyla buluşurken hüngür hüngür ağladığımı hatırlıyorum. Ayağa kalkarak avazım çıktığı kadar helal olsun diye bağırdığımı hatırlıyorum. Maalesef bu duygu yüklü törene Amiral Özden Örnek davetli değildi. 29 Mart 2007 tarihinde operasyon unsuru Nokta Dergisi, FETÖ kumpasının bir aracı olarak Amiral Örnek’e ait olduğunu iddia etiği Darbe Günlükleri haberini yayınlamış ve o tarihten itibaren Amiral Örnek’ten en yakınlarında sandığı silah arkadaşları dahi uzaklaşmıştı. ABD, İngiltere, İsrail ve Alman gizli servislerinin emrindeki FETÖ, 2007’den itibaren Deniz Kuvvetleri başta olmak üzere Silahlı Kuvvetlerin Atatürkçü, milli damarını yok etmek için düğmeye basmıştı. Özden Örnek’in baş hedef olarak seçilmesinin temel nedeni Milli Gemiyi yapmasıydı.

TCG Heybeliada’nın İlk Seyri ve Donanmaya Teslimi
2 Kasım 2010’da da gemi ilk seyrine çıktı. 2300 tonluk gemi 30 mil süratin üzerine çıkmıştı. Gemide titreşim yoktu. Seyir ve savaş sistem tecrübelerinde kısa sürede giderilen küçük aksaklıklar dışında hiçbir sorun yaşanmadı. 27 Eylül 2011 tarihinde TCG Heybeliada donanmaya teslim edildi. 27 Eylül 2011 günü başta Amiral Özden Örnek olmak üzere, MİLGEM sürecinde görev alan 33’ü amiral 134 denizci, Balyoz, Kafes, Amirallere Suikast, Askeri Casusluk isimli FETÖ kurgulu, hükümet onaylı ve muhalefetin suskunluğunda gelişen kumpas davalar nedeni ile 11 Şubat 2011’den itibaren Silivri, Hasdal, Maltepe ve Sincan cezaevinde 3,5 yıl sürecek esaret dönemindeydiler. Sadece cumhuriyet tarihimiz değil Türklerin binlerce yıllık tarihinde böyle bir ihanet ve kepazelik yaşanmadı. Kendimi ve diğer arkadaşlarımı ve büyüklerimi geçiyorum, hala düşündükçe yüreğim yanar, merhum Amiral Özden Örnek o akşam haberlerde Silivri’deki koğuşunda donanmaya teslim edilen adını bile kendisinin verdiği TCG Heybeliada’nın törenini izlerken ne hissetmiştir? diye.

MİLGEM Ne Kazandırdı? 
MİLGEM bize kendimize olan güveni kazandırdı. İçimizdeki gemi yapamayız, yapsak bile donatamayız korosunun sesini sonsuza kadar kestirdi. Milli sanayi ve sivil tersanelerimiz bu başarıdan sonra büyük bir uyanış ve farkındalık içine girdi. STM, TCG Heybeliada inşa edilirken 300 Türk firması ile muhatap olmuş, gemideki 19 savaş alt sistemi, 14 tekne alt sistemi, 21 makine alt sistemi ve 22 elektrik alt sisteminde toplamda %71 Türkiye tarafından geliştirilmiş ve üretilmiş milli sistem kullanılmıştı. İnşa ve donatım sürecinde 50’ye yakın ana ve alt yüklenici ile 200 Küçük ve Orta Büyüklükte İşletme (KOBİ) sürece dahil oldu. MİLGEM sayesinde Türk Gemi İnşa ve Savunma Sanayi ileri mühendisliğe geçerken her alanda standardizasyonu benimsedi. Bu konuda talimatlar yönergeler ortaya çıktı. MİLGEM sayesinde sadece donanmaya teslim edildiği 2011 yılında 2 milyar dolarlık sipariş alındı. Tuzla bölgesinde 10.000 işçiye istihdam sağlandı. 1990’ların sonunda MEKO firkateynlere yüzde 2,5 olan milli katkı TCG Heybeliada’da %71’e; aynı tersanede 2023 yılında tamamlanarak donanmaya teslim edilen 5.MİLGEM İstif sınıfı TCG İstanbul firkateyninde %81’e çıktı. MİLGEM gibi itibarlı bir proje sayesinde Türk Savunma Sanayi lig atladı. TCG Heybeliada 2 yaşını bitirdiğinde 102 gün sürecek 17 bin millik Afrika seyrine çıktı. Gemi sistemlerinin tümünün son derece yüksek performans sergilediği ve onlarca liman ziyaretinin yapıldığı bu seyir ile Türkiye MİLGEM’i dünyaya da tanıtmış oldu. MİLGEM teriminin 1994 yılındaki isim babası ve projenin ilk tohumlarının atılmasında Plan Prensipler Başkanı olarak görev yapan Amiral Mustafa Özbey şöyle diyor: "MİLGEM projesinin prototip gemilerinin (TCG Heybeliada ve TCG İstanbul) Deniz Kuvvetleri sorumluluğunda tamamlanıp istenen performansa ulaşmasından sonra, sivil tersanelerimizin askeri gemi üretme ve dış satış yetkinliğine ulaşması sağlanmıştır. Bu durum gerçekte ideal bir durumdur. Sivil tersanelerimizin, dünya kriterlerine uygun savaş gemisi yapım yetkinlik düzeyine ulaşması için bünyelerinde nasıl iyileştirme yapmaları gerektiği, Deniz Kuvvetleri tersanelerimizin rehberliğinde belirlenmiş ve yapılmıştır. Tersanelerimiz dış satış projelerini yönetirken, Deniz Kuvvetlerimizin geçmişte, kendi yaptığı dış alım deneyimlerinden de büyük ölçüde yararlanmışlardır. Emekli olan, bu konularda Deniz Kuvvetleri tersanelerinde büyük birikim kazanan mühendislerimiz, özel tersanelerin kurucu teknik çekirdek kadrolarını oluşturmuştur. Çok rekabetçi ihracat ortamında tersanelerimizin bugün ulaştığı başarı düzeyinde, MİLGEM’in bütünleşik kurucu stratejisi, en başat katma değeri yaratan unsur olmuştur." Bu yüksek moral ile havacılık ve kara kuvvetlerine yönelik harp silah sensör ve araçlarının geliştirilmesi ve dış piyasalara açılmasında oyun değiştirici etki yarattı. Bahriye, böylece Osmanlı döneminden itibaren Anadolu’ya teknoloji ve moderniteyi getiren öncü kurum olma özelliğini 21.yüzyılda da devam ettirdi.

Amiral Özden Örnek’e Sonsuz Şükranlarımızla
2002 yılında tamamen durma aşamasına gelen MİLGEM’i gerçekleştirmeyi ve Deniz Kuvvetlerinde AR/GE ile Gemi İnşa/Donatma yeteneklerini buluşturmayı kendisine hayat gayesi yapan 2019 yılında sonsuzluğa uğurladığımız Amiral Özden Örnek kendisine yapılan haksızlıklara, uğradığı iftiralara, ailesine çektirilen acılara inat eminim ki bugün sonsuzluk okyanusunda doğumuna ve mavi vatan ile buluşmasına sebep olduğu MİLGEM gemileri, Atmaca, Gezgin ve Akya silah sistemleri, GENESİS, ADVENT yazılımları ve daha nice gemi ve sistemlerin varlığı ile huzur buluyordur. İnsanlar ne olduğu ile hatırlanmazlar ne yaptıkları ile hatırlanırlar. Amiral Özden Örnek, Türk vatanı ve ayrılmaz parçası Türk milleti var olduğu sürece denizdeki teknolojik sıçramayı başaran Büyük Türk Amirali olarak sonsuza dek hatırlanacaktır. Aziz hatırası önünde saygı ile eğiliyorum. O denizdeki büyük bir savaştan çok ama çok daha büyük bir savaşı kazandı. Türk gemi inşa ve deniz savunma sanayiinin kapılarındaki paslı zinciri kırdı. Bugünün nesilleri Amiral Örnek’i örnek alarak yeni zaferler kazanmalı ve tarihteki onurlu yerlerini hak etmelidir. Böylece Türk milleti Büyük Atatürk’ün ülküsüne sadık kalarak denizcileşme sürecini tamamlayacak ve Mavi Vatanına sahip çıkacaktır. Bu makale dizisini onun vasiyeti ile bitirelim. "En sonunda sürem doldu ve emekli oldum. Emekli olurken arkadaşlarıma bir vasiyet gibi şunları söyledim: ‘Bir su üstü gemisi yapabileceğimizi hepimiz gördük ve proje gerçekleşiyor. Bundan sonrası için bizim esas silahımız olan denizaltı yapımına yönelmemiz ve denizaltılarımızı yerli olarak yapmamız gerekir. Bir denizaltıyı donatacak bütün cihazlar bir şekilde prototip veya seri üretim olarak üretilmiş durumda. Suüstü projesinden farklı olarak denizaltının esas silahı olan torpido üzerinde de çalışıyoruz. Hatta buna 2015 yılından sonra denizaltıdan atılabilecek güdümlü mermiyi de ekleyebilirsiniz. Dolayısıyla denizaltı projesi belki de tahrik sistemi hariç hazır gibi. İş helva yapmaya kalmış durumda. Tabi ki iş söylendiği kadar basit değil ama her şeyden önce istemek lazım. İsterseniz başaracağınızdan eminim..."

Etiketler : ,

HABERE YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.