Görüş: Hürmüz Krizi, 1956 Süveyş Krizi’yle Benzerlikler Taşıyor

ABD ve İsrail’in İran’a karşı Epic Fury Operasyonu’nu başlatmasının üzerinden aylar geçmesine rağmen Hürmüz Boğazı büyük ölçüde kapalı kalmayı sürdürüyor.

İngiltere çatışmaya doğrudan katılmamayı tercih etti. Buna rağmen rekor seviyeye çıkan dizel fiyatları ve enflasyondaki artış nedeniyle krizden etkilendi.

Yakın tarihli araştırmamın da ortaya koyduğu üzere, bu tablo Orta Doğu’da yaşanan daha eski bir krizi hatırlatıyor.

Yetmiş yıl önce Mısır hükümeti Süveyş Kanalı’nı millîleştirdi ve bu karar Süveyş Krizi’ni başlattı. Kızıldeniz’i Akdeniz’e bağlayan ve Mısır’dan geçen kanal, Avrupa ile Asya arasında seyreden gemiler için hayati bir bağlantı noktasıydı.

Kanal, Fransızların öncülük ettiği bir şirket tarafından 1869’da tamamlandı. Mısır hükümeti kanalda yüzde 44 pay sahibiydi. Ancak yaşanan mali sıkıntılar Mısır’ı 1875’te hisselerini İngiliz hükümetine satmaya zorladı. Böylece İngiltere ve Fransa kanalda önemli mali çıkarlara sahip oldu.

Mısır’ın kanalı millîleştirmesinin ardından İngiltere ve Fransa, İsrail’le birlikte bu önemli su yolunun kontrolünü yeniden ele geçirmek amacıyla Mısır’ı işgal etti. Ancak işgal girişimi büyük bir başarısızlıkla sonuçlandı ve uluslararası toplum tarafından kınandı. Kriz, İngiltere’nin süper güç statüsünü kaybetmesinin simgelerinden biri hâline geldi.

Bugün ABD’de yaklaşan ara seçimler, mevcut çatışma nedeniyle Trump yönetimi üzerindeki baskıyı artırıyor. İsrail’deki seçimlerin de çatışma üzerinde etkisi oldu. Son dönemde yayımlanan haberlerde, Başbakan Binyamin Netanyahu’nun seçim öncesinde saldırıların yeniden başlatılması için baskı yaptığı öne sürüldü. Başka haberlerde ise ABD ve İsrail’in seçimlerin ardından saldırıları yeniden başlatmak üzere planlar hazırladığı belirtildi.

1956’da ABD başkanlık seçimleri de karar sürecinde önemli bir etkendi. Ancak o dönemde İngiltere ve Fransa, seçimlerin ABD’yi kendi adımlarından uzaklaştıracağını varsaymıştı. Bu bir yanlış hesaptı. ABD Başkanı Dwight D. Eisenhower, seçimden bir gün sonra İngiltere Başbakanı Anthony Eden’le yaptığı görüşmede, yönetiminin İngiltere, Fransa ve İsrail’in eylemlerini sürdürmesine izin vermeyeceğini açıkça belirtti. Eisenhower, Birleşmiş Milletler aracılığıyla müzakere edilmiş bir çözüm istedi.

Süveyş ve Hürmüz krizleri arasındaki benzerlikler, iki önemli su yolunun kapanmasının ötesine geçiyor. Her iki kriz de aynı soruyu gündeme getiriyor: Jeopolitik güç, ekonomik gücün ne kadar önüne geçebilir?

Gerileyen süper güçler
Amerikalı dış politika profesörü William T. R. Fox, 1944’te “süper güç” terimini ortaya attı. Fox bu kavramı “büyük zenginlik, büyük nüfus ve elverişli coğrafi konumun” sonucu olarak tanımladı. Bu tanım, tarihçi Phillips O’Brien’ın günümüzde büyük gücü açıklama biçimine benziyor. Fox o dönemde üç süper güç bulunduğunu düşünüyordu: ABD, İngiltere ve Sovyetler Birliği. Daha sonra İngiltere’yi bu gruba dahil etmesinin, öncelikle ABD’ye ve ardından Avrupa’nın geri kalanına kıyasla yaşadığı gerileme nedeniyle yanlış olduğunu kabul etti.

Bugün de benzer bir değişimin yaşandığı ileri sürülebilir.

Bir ekonominin gücünü ölçmek için en uygun yöntemin ne olduğu tartışmalı. Ancak satın alma gücü temel alındığında değişim dikkat çekici. Çin ekonomisi, 1990’da ABD ekonomisinin ancak küçük bir bölümü büyüklüğündeyken bugün ABD’yi geride bıraktı.

İngiltere, 19. yüzyılda dünyanın hâkim gücüydü ve ekonomistlerin “aşırı ayrıcalık” olarak adlandırdığı avantajdan yararlanıyordu. Sterlinin uluslararası para sisteminde merkezî bir rol oynaması, ülkenin borçlarını uygun faiz oranlarıyla kolayca finanse edebilmesini sağlıyordu. Londra da dünyanın önde gelen finans merkeziydi.

İngiltere geriledikçe bu ayrıcalık kademeli olarak ABD’ye geçti. Sterlin üzerindeki yoğun baskı nedeniyle kayıp, Süveyş Krizi sırasında özellikle belirginleşti. Benzer biçimde bugün de Amerikan gücünü destekleyen finans sisteminde zorlanma işaretleri görülüyor.

Süveyş Krizi sırasında İngiltere’nin para birimindeki zayıflık ve ABD’nin mali desteğine bağımlılığı, önemli bir askerî güce sahip olmasına rağmen bağımsız hareket etme kapasitesini sınırladı.

Kriz, daha geniş Soğuk Savaş jeopolitiğinin de bir parçasıydı. Mısır ile Sovyetler Birliği arasında 1955’te imzalanan silah anlaşması bölgesel güç dengesini bozmuş ve İsrail’in önleyici bir savaşa katılma kararına katkıda bulunmuştu.

ABD, silah anlaşmasına karşılık Nil Nehri üzerindeki büyük bir altyapı projesi olan Asvan Barajı için sağlayacağı finansmanı geri çekti. Ardından Mısır, 1956’da Süveyş Kanalı’nı millîleştirdi ve kriz başladı. İngiliz liderler, Mısır Cumhurbaşkanı Cemal Abdünnasır’ı bölgesel hâkimiyet kurmaya çalışan 1930’lu yılların diktatörlerinden biri gibi göstermeye çalıştı.

ABD’nin İran’a müdahalesi de benzer çağrışımlar taşıyor. ABD Savaş Bakanı Pete Hegseth, İran yönetimine yönelik suikastları “Amerika’nın ölümcül düşmanı”ndan kaynaklanan varoluşsal bir tehdidi önlemek için gerekli olarak sundu.

Ekonomi ile jeopolitik arasındaki ilişkiyi inceleyen jeoekonomi de Süveyş Krizi’nde merkezî bir rol oynadı. Kanal, Orta Doğu petrolünün taşınmasında önemli bir güzergâhtı ve millîleştirilmesinin İngiltere’ye petrol sevkiyatını aksatacağı yönünde endişeler vardı. Ancak ironik biçimde, Mısır’ı işgal etme kararı İngiltere’de petrol ve yakıt kıtlığına, ardından da yakıt karnesine yol açtı.

ABD’nin olaylar karşısındaki tutumunu belirleyen temel etkenlerden biri de geniş kapsamlı Soğuk Savaş’tı. ABD, Mısır’daki emperyalist eylemleri onaylıyor görünürken Macaristan’daki Rus emperyalizmini kınamak istemiyordu.

Süveyş Krizi’nin Soğuk Savaş bağlamında anlaşılması gerektiği gibi, günümüzdeki çatışma da “İkinci Soğuk Savaş” jeopolitiği açısından ele alınmalı. ABD ile Çin arasındaki ilişkiler yumuşamadı; vekâlet savaşları da ilk Soğuk Savaş dönemindeki çatışmalarla benzerlikler taşıyor.

Bugün ABD’nin kaynakları giderek daha fazla zorlanıyor. Bunun en açık göstergelerinden biri mühimmat stoklarının azalması. Bu stoklar zaten baskı altındaydı; kısmen Ukrayna’ya verilen destek nedeniyle azalmıştı ve İran’la yaşanan savaş bunları daha da tüketti.

Süveyş Krizi, siyasi liderlerin jeopolitik hedeflerinin önündeki ekonomik kısıtları kavramakta ne kadar geç kalabileceğini gösteriyor. Günümüzde ABD, 1956’daki İngiltere değil. Ancak İran’daki çatışma, Amerikan gücünün sınırlarına ilişkin soruları gündeme getirdi. ABD’nin göreli ekonomik üstünlüğü sorgulanırken Washington, küresel ölçekteki askerî yükümlülüklerinin kapsamını da yeniden değerlendirmek zorunda kalacak mı?

Yazı Sahibi: Eoin McLaughlin, University College Cork’ta ekonomi profesörüdür.

Burada ifade edilen görüşler yazara aittir ve deniz bülten’in görüşlerini yansıtmaz.

Güncel Haberleri

Çekirdek Donanmadan, Milgem Donanmasına...
Recep Düzgit'ten Cumhuriyetin 103. Yılında Denizcilik Vurgusu
KTÜ DUİM Mezunlar Derneği Başkanı Orhan Kasap’tan 29 Ekim mesajı
Tersane ve Çekek Yerlerine Yeni Kurallar
Karadeniz’de İHA tehdidine karşı üçlü işbirliği çağrısı