Güner ERGÜN
WWF-Türkiye (Doğal Hayatı Koruma Vakfı) Doğa Koruma Direktörü
İklim krizi, denizlerdeki tahribat, plastik kirliliği ve kaynakların tükenmesi, birbirinden bağımsız başlıklar olmaktan çıkıp tek bir büyük kırılmanın farklı yüzleri olarak karşımızda duruyor. WWF Türkiye Doğa Koruma Direktörü Güner Ergün ile konuyu enine boyuna konuştuk.
WWF-Türkiye’nin kuruluş hikayesini ve temel misyonunu kısaca anlatır mısınız?
WWF-Türkiye (Doğal Hayatı Koruma Vakfı), 100’den fazla ülkede faaliyet gösteren küresel ağın Türkiye ofisi olarak çalışmalarını yürütmektedir. Dünyanın en büyük ve deneyimli bağımsız doğa koruma kuruluşlarından biri olan WWF’in bir parçası olarak temel misyonumuz; biyolojik çeşitliliğin korunması, yenilenebilir doğal kaynakların sürdürülebilir kullanımının sağlanması, aşırı tüketim ile kirliliğin azaltılması ve insanın doğa ile uyum içinde yaşadığı bir geleceğin kurulmasına katkı sunmaktır.
WWF-Türkiye'nin kuruluş hikayesi oldukça köklüdür. 1975 yılında bağımsız bir sivil toplum kuruluşu olarak "Doğal Hayatı Koruma Derneği" adıyla faaliyetlerine başlamıştır. Bu oluşum, Türkiye'deki doğa koruma çabalarına öncülük etmiş, zamanla küresel WWF ailesinin bir parçası haline gelerek uluslararası arenadaki güçlü duruşunu Türkiye'ye taşımıştır. Bu entegrasyonla birlikte, ulusal ve uluslararası doğa koruma projelerini daha etkin bir şekilde yürütme kapasitesini artırmıştır.
WWF-Türkiye olarak temel misyonumuz, insanların doğa ile uyum içinde yaşadığı bir geleceği inşa etmektir. Bu ana misyon doğrultusunda, Türkiye'nin eşsiz doğal varlıklarını, biyolojik çeşitliliğini korumak ve sürdürülebilir bir yaşam tarzını teşvik etmek için çeşitli çalışmalar yürütüyoruz.
Bu misyonu gerçekleştirmek üzere Türlerin ve Yaşam Alanlarının Korunması, İklim Değişikliğiyle Mücadele, Sürdürülebilir Üretim ve Tüketim konularında toplumsal farkındalık yaratmak ve savunuculuk yapmak için çalışıyoruz.
WWF-Türkiye’nin odaklandığı ana çalışma alanları nelerdir?
WWF-Türkiye olarak çalışmalarımızı denizler, yaban hayatı, tatlı su, ormanlar, iklim ve enerji ile toprak koru olmak üzere altı ana başlık altında yürütüyoruz. Ancak bu alanları birbirinden bağımsız değil, birbirini doğrudan etkileyen ve destekleyen sistemler olarak ele alıyoruz.
Doğa kaybı, iklim krizi ve kaynakların tükenmesi birbirinden ayrı başlıklar değil; aynı sistemin farklı sonuçlarıdır. Bu nedenle yaklaşımımız da bütüncül olmak zorunda. Deniz ekosistemlerini korurken balıkçılığı, iklim politikalarını ele alırken enerji ve üretim sistemlerini birlikte değerlendiriyoruz.
Özellikle deniz ekosistemlerinin direncini artırmak, iklim krizini 1,5°C sınırında tutacak dönüşümü desteklemek ve sürdürülebilir üretim-tüketim modellerini yaygınlaştırmak öncelikli alanlarımız arasında yer alıyor. Bu süreçte kamu, özel sektör ve sivil toplumun birlikte hareket etmesi çok kritik. Çünkü doğa koruma tek bir aktörün çözebileceği bir mesele değil; kolektif bir sorumluluktur.
Bugün atılması gereken adım, sadece daha fazla hedef açıklamak değil; somut, takvime bağlanmış ve toplumsal etkileri gözeten bir dönüşüm planını hayata geçirmektir.
1,5°C hedefi çerçevesinde Türkiye’nin atması gereken en kritik adımlar sizce nelerdir?
1,5°C hedefi, teknik bir eşik olmanın çok ötesinde; yaşanabilir bir gelecek için elimizde kalan en kritik sınırdır. Bilimsel veriler, 1,5°C’lik ısınma ile 2°C’lik ısınma arasındaki farkın yalnızca yarım dereceden ibaret olmadığını; sel, kuraklık, gıda krizi ve ekosistem kaybı açısından çok daha yıkıcı sonuçlar doğurduğunu ortaya koyuyor. Örneğin sel riskindeki artışın 1,5°C senaryosunda %100, 2°C senaryosunda ise %170’e ulaşabileceği; şiddetli kuraklığa maruz kalan insan sayısının da 350 milyondan 410 milyona çıkabileceği belirtiliyor. Bu tablo, zamanımızın çok dar olduğunu gösteriyor.
Türkiye açısından en kritik adım, fosil yakıtlardan çıkışı geciktirmeden planlamak ve yenilenebilir enerjiye geçişi kararlılıkla hızlandırmaktır. Ancak bu dönüşüm yalnızca enerji üretiminde kaynak değişimiyle sınırlı kalamaz. Sanayiden ulaşıma, finansmandan yerel kalkınmaya kadar bütüncül bir dönüşüm gerekiyor. Her zaman altını çizdiğimiz gibi, enerji, sanayi ve ulaşım sektörleri toplam emisyonların %70’ten fazlasını oluşturuyor. Dolayısıyla iklim eylemi bu üç alanı kapsayan güçlü, adil ve uygulanabilir bir politika zemini olmadan ilerleyemez. Bu yüzden bugün atılması gereken adım, sadece daha fazla hedef açıklamak değil; somut, takvime bağlanmış ve toplumsal etkileri gözeten bir dönüşüm planını hayata geçirmektir.
WWF-Türkiye olarak 2030 yılına kadar denizlerimizin %30’unun korunmasını hedefliyorsunuz. Mevcut durumda Türkiye denizlerindeki koruma alanlarının oranı nedir ve bu hedefe ulaşmak için denizcilik sektörüne ne gibi roller düşüyor?
Akdeniz genelinde deniz koruma alanları toplam alanın yalnızca %9,68’ini kapsıyor. Daha çarpıcı olan ise etkin şekilde yönetilen alanların oranının sadece %1,27 düzeyinde kalması. Bu veri açıkça kâğıt üzerinde ilan edilen koruma alanları ile sahada gerçekten korunan alanlar arasında ciddi bir fark olduğunu gösteriyor. Bu nedenle %30 koruma hedefi yalnızca alan ilanı meselesi değil; ekolojik açıdan temsili, birbiriyle bağlantılı ve gerçekten yönetilen koruma sistemlerinin kurulması meselesidir.
Bu hedefe ulaşmak için denizcilik sektörüne çok önemli bir rol düşüyor. Çünkü denizler üzerindeki baskının önemli bir kısmı operasyonel faaliyetlerden kaynaklanıyor. Özellikle hassas habitatlarda demirleme baskısının azaltılması, deniz çayırları gibi kritik alanların korunması ve ekosistem temelli planlamanın benimsenmesi gerekiyor. Sektör bu sürecin dışında değil, doğrudan içinde olmalı. Çünkü deniz ekosistemleri bozulduğunda yalnızca doğa kaybetmez; kıyı ekonomileri, balıkçılık, turizm ve denizle bağlantılı tüm faaliyetler uzun vadede zayıflar. Dolayısıyla denizi korumak, sektör için dışarıdan dayatılan bir yükümlülük değil; gelecekte var olabilmenin ön koşuludur.
WWF olarak, bu kritik ekosistemlerin gelecek nesillere aktarılması için tüm paydaşları sorumluluk almaya çağırıyoruz.
"Sualtı ormanlarımız" olarak tanımladığınız deniz çayırlarını korumak için operasyonel süreçlerde alınabilecek somut önlemler nelerdir?
WWF-Türkiye olarak "sualtı ormanları" diye adlandırdığımız deniz çayırları, Türkiye'nin ve Akdeniz'in doğal mirası için hayati öneme sahip ekosistemlerdir. Bildiğiniz gibi, bu çayırlar balıklar için vazgeçilmez bir yaşam alanı sunarken, kıyılarımızı erozyondan koruyor ve en önemlisi de iklim değişikliğiyle mücadelemizde kilit rol oynayan devasa bir "mavi karbon" deposu işlevi görüyor.
Ancak, WWF Akdeniz Deniz İnisiyatifi Raporumuzda da ortaya koyduğumuz gibi, özellikle yaz aylarında artan yat ve gemi trafiğinin neden olduğu demirleme faaliyetleri yüzünden bu değerli habitatlar maalesef ciddi bir tahribatla karşı karşıya. Rapor, 2024 yılında Akdeniz’de 179 binden fazla geminin deniz çayırlarının bulunduğu alanlarda demirlediğini ve 50 bin hektardan fazla Posidonia oceanica alanının bu baskıdan etkilenmiş olabileceğini ortaya koyuyor. Bunun 30 bin hektardan fazlasının büyük gemilerle ilişkili olması, sorunun ölçeğini ayrıca gösteriyor. Özellikle Türkiye özelinde Datça–Bodrum hattı, 13 binin üzerindeki demirleme ile sıcak noktalardan biri olarak öne çıkıyor. Deniz çayırları yılda yalnızca 1 ila 6 santimetre büyüyebiliyor; yani bugün verilen zarar, doğanın kendi kendine kısa sürede telafi edebileceği bir kayıp değil. Bu durum, zaten yavaş büyüyen çayırlar üzerinde telafisi zor yaralar açıyor.
Söz konusu tahribatı durdurmak ve deniz çayırlarımızı korumak için operasyonel süreçlerde acilen somut adımlar atılması gerekiyor. İlk olarak, deniz çayırı yatakları üzerinde 15 metreden büyük gemilerin demirlemesinin kesinlikle yasaklanması ve hassas bölgelerde "demirlemeye kapalı alanlar" ilan edilmesi kritik önem taşıyor. Bunun yanı sıra, deniz tabanına zarar vermeyen ekolojik şamandıra sistemlerinin hızla yaygınlaştırılması ve tüm denizcilerin ulaşabileceği güncel deniz çayırı haritalarının navigasyon sistemlerine entegre edilmesi elzemdir. Tüm bu önlemlerin etkinliğini sağlamak için ise denetim mekanizmalarının güçlendirilmesi ve ihlallere karşı caydırıcı yasal yaptırımların kararlılıkla uygulanması gerekmektedir. WWF olarak, bu kritik ekosistemlerin gelecek nesillere aktarılması için tüm paydaşları sorumluluk almaya çağırıyoruz.
Türkiye’deki balıkçı filosunun %90’ını küçük ölçekli balıkçılar oluşturuyor. Endüstriyel balıkçılık ile küçük ölçekli balıkçılık arasındaki dengenin sürdürülebilir bir gelecek için nasıl kurulması gerektiğini düşünüyorsunuz?
Akdeniz’de balıkçılık sektörü doğrudan veya dolaylı olarak yaklaşık 505 bin kişiye istihdam sağlıyor ve sektörün %55’ini küçük ölçekli balıkçılar oluşturuyor. Bu rakamlar, küçük ölçekli balıkçılığın yalnızca kültürel ya da yerel bir unsur olmadığını; aynı zamanda geçim kaynağı, gıda güvenliği ve kıyı ekonomileri açısından kritik bir yapı taşı olduğunu gösteriyor. Dolayısıyla bu segmenti korumak, yalnızca sosyal adalet açısından değil, sürdürülebilir balıkçılık açısından da belirleyici bir mesele.
Öte yandan, balık stokları üzerindeki yüksek baskının devam ettiği bir ortamda mevcut dengenin sürdürülebilir olduğu söylenemez. Akdeniz’de değerlendirilen balık stoklarının yaklaşık %75’inin aşırı avlanma baskısı altında olması, kaynak kullanımında ciddi bir tehlikeye işaret ediyor. Böyle bir tabloda küçük ölçekli balıkçılığı desteklemeden, bilim temelli yönetimi güçlendirmeden ve paydaş katılımını gerçek anlamda kurumsallaştırmadan sağlıklı bir gelecek kurulamaz. Küçük ölçekli balıkçılığı yalnızca “korunması gereken bir kesim” olarak değil, doğayla daha uyumlu ve yerel bilgiye dayalı balıkçılık pratiklerini sürdüren bir yapı olarak görmek gerekir. Bu denge, avlanmadan ziyade; daha akıllı, daha adil ve ekosistem sınırlarını gözeten bir yönetim anlayışıyla kurulabilir.
Her yıl 20 milyon ton plastik atığın denizlere karıştığı verisinden yola çıkarak, gemi ve teknelerden kaynaklı atık yönetiminde "Sıfır Atık" prensibinin uygulanabilirliği konusundaki görüşleriniz nelerdir?
Plastik kirliliği artık yalnızca görünür bir atık sorunu değil; deniz ekosistemlerini, insan sağlığını ve ekonomik sistemleri aynı anda etkileyen derin bir kriz. Mevcut atık yönetimi yetersizlikleri nedeniyle plastik atıkların yaklaşık %37’si doğaya karışıyor ve Türkiye’den Akdeniz’e günde yaklaşık 144 ton plastik atık ulaştığı belirtiliyor. Bu tablo, yalnızca bireysel davranışlarla açıklanabilecek bir sorunla karşı karşıya olmadığımızı; yapısal bir yönetim sorunu yaşadığımızı ortaya koyuyor.
Bu nedenle “Sıfır Atık” prensibi gemi ve tekneler için de son derece uygulanabilir, hatta gerekli bir yaklaşımdır. Ancak bunun için kavramı yalnızca bir toplama ve ayrıştırma meselesine indirgememek gerekir. Esas olan atığın kaynağında azaltılması, tek kullanımlık plastiklerin sınırlandırılması, ayrı toplama ve geri kazanım sistemlerinin güçlendirilmesi ve Genişletilmiş Üretici Sorumluluğu ile depozito gibi mekanizmaların yaygınlaştırılmasıdır.
WWF’nin plastik kirliliği konusundaki güçlü ve hukuken bağlayıcı küresel anlaşma çağrısının temelinde şu gerçek var: Plastik kirliliğini yalnızca temizleyerek değil, üretim ve tüketim biçimlerini değiştirerek çözebiliriz. Çünkü her gün yaklaşık 30 bin ton plastiğin okyanuslara karıştığı bir dünyada, atık yönetimini iyileştirmek tek başına yeterli olmayan bir adımdır. Asıl dönüşüm, plastiğin sistemik olarak azaltılmasıyla başlar.
Son 50 yılda Akdeniz’deki balık popülasyonunun %34’ünün kaybedildiğini raporlarınızda görüyoruz. Bu dramatik düşüşün deniz ticareti ve lojistik faaliyetleri üzerindeki uzun vadeli etkileri ne olacak?
Elimizdeki veriler, Akdeniz’de son 50 yılda deniz çayırlarının yaklaşık %34 oranında azaldığını gösteriyor. Bu veri tek başına denizel yaşamın temelini oluşturan habitatlarda ne kadar ciddi bir bozulma yaşandığını anlamak için yeterli. Deniz çayırları, balıklar için üreme ve gelişim alanı sağlıyor; dolayısıyla bu habitatların zayıflaması, balık stokları üzerindeki baskıyı daha da artırıyor. Buna bir de Akdeniz’de değerlendirilen balık stoklarının yaklaşık %75’inin aşırı avlanma baskısı altında olması gerçeği eklendiğinde, karşımıza ekolojik olduğu kadar ekonomik bir kırılganlık tablosu çıkıyor.
Bu durumun deniz ticareti ve lojistik faaliyetleri üzerindeki uzun vadeli etkisi, doğrudan ve dolaylı biçimlerde hissedilir. Doğrudan etki, deniz ekosistemlerinin sunduğu hizmetlerin zayıflamasıdır; dolaylı etki ise kıyı ekonomilerinin, balıkçılığın, turizmin ve denizle bağlantılı tüm faaliyetlerin maliyetlerinin artmasıdır. Ekosistemler zayıfladıkça riskler artar, kıyılar daha savunmasız hale gelir, denizel üretkenlik düşer ve ekonomik faaliyetlerin sürdürülebilirliği zedelenir. Başka bir deyişle, denizleri yalnızca bir taşıma ve ticaret hattı olarak görmek, onların yaşam destek sistemi niteliğini gözden kaçırmak olur. Oysa doğa çökerse, onun üzerine kurulu ekonomik düzen de uzun vadede ayakta kalamaz.
Mavi ekonomi söylemi, doğa kaybını meşrulaştıran bir çerçeveye dönüşebilir. O nedenle bizim için asıl mesele, ekonomik büyümenin denizin aleyhine değil, denizin yaşama kapasitesini güçlendirecek biçimde tasarlanmasıdır.
"Mavi Ekonomi" kavramı çerçevesinde, deniz kaynaklarının kullanımı ile doğanın korunması arasındaki o ince çizgi nasıl korunabilir? Denizcilik sektöründe "doğa dostu" yatırımlar için hangi kriterler öncelikli olmalı?
Akdeniz’de denizle ilişkili faaliyetlerin her yıl yaklaşık 450 milyar dolarlık ekonomik değer ürettiği belirtiliyor. Bu çarpıcı bir büyüklük. Ancak daha da önemli olan, bu değerin kaynağının doğrudan deniz ekosistemlerinin sağlığı olması. Denizleri tüketerek değil, koruyarak ekonomik değer üretmek mümkündür. Mavi ekonomi, doğayı tüketilecek bir sermaye olarak görmek yerine, ekolojik sınırları içinde kalarak hem yaşamı hem de ekonomik faaliyetleri sürdürebilmektir.
Bu ince çizgiyi korumanın yolu, doğa dostu yatırımları yalnızca “daha az zarar veren” yatırımlar olarak tanımlamamak; ekosistem temelli, bilimsel veriye dayalı ve uzun vadeli direnç üreten yatırımlar olarak değerlendirmektir. Hassas habitatların korunması, deniz çayırları ve benzeri yüksek ekolojik değere sahip alanlar üzerinde baskının azaltılması, planlama süreçlerinde biyolojik çeşitlilik etkisinin dikkate alınması ve sektörlerin kendi faaliyetlerini denizin taşıma kapasitesine göre düzenlemesi öncelikli kriterler olmalıdır. Aksi halde mavi ekonomi söylemi, doğa kaybını meşrulaştıran bir çerçeveye dönüşebilir. O nedenle bizim için asıl mesele, ekonomik büyümenin denizin aleyhine değil, denizin yaşama kapasitesini güçlendirecek biçimde tasarlanmasıdır.
İklim kriziyle mücadelede denizcilik sektörünün karbon ayak izini azaltması, denizel ekosistemin karbon tutma kapasitesini (Mavi Karbon) nasıl destekleyebilir?
Kıyı ve deniz ekosistemleri, atmosferdeki karbonu tutup depolama kapasitesine sahip çok değerli “mavi karbon” alanlarıdır. Özellikle Posidonia oceanica çayırları bu açıdan son derece kritik. WWF Akdeniz Deniz İnisiyatifi raporumuza göre Akdeniz’deki Posidonia çayırları yaklaşık 540 milyon ton karbon depoluyor. Bu, devasa bir doğal iklim hizmeti anlamına geliyor. Ancak bu kapasite, söz konusu habitatlar korunduğu sürece varlığını sürdürebilir. Çünkü hasar gören deniz çayırlarında karbon tutma kapasitesinin yaklaşık %30 oranında azaldığı belirtiliyor.
Dolayısıyla denizcilik sektörünün karbon ayak izini azaltması ile mavi karbon kapasitesinin korunması aynı iklim mücadelesinin iki parçasıdır. Bir yandan sektör kendi emisyonlarını azaltmalı; diğer yandan da karbon yutağı olan habitatlara zarar veren uygulamalardan vazgeçmelidir. Plansız demirleme faaliyetleri bunun en somut örneklerinden biri. Deniz çayırlarını fiziksel olarak tahrip eden her uygulama, yalnızca bir habitatı değil, iklim krizine karşı elimizdeki doğal savunma sistemlerinden birini de zayıflatıyor. Bu nedenle denizcilik sektörünün iklim sorumluluğu, yalnızca kendi bacasından ya da motorundan çıkan emisyonla sınırlı düşünülemez; faaliyet gösterdiği denizin karbon tutma kapasitesini koruyup korumadığıyla da ölçülmelidir.
Urla ve Mordoğan örneğinde olduğu gibi deniz alanlarının kullanımında (turizm, ulaşım, balıkçılık) farklı paydaşların bir arada, çatışmasız ve koruma odaklı çalışması için nasıl bir mekanizma kurulmalı?
Bunun için öncelikle koruma alanlarını bir sınır çizimi olarak değil, yaşayan ve yönetilmesi gereken sistemler olarak görmek gerekiyor. Tavşan Adası deneyimi burada çok öğretici. Marmara Denizi’nin ilk ve tek “Kesin Korunacak Hassas Alanı” olan Tavşan Adası, en üst düzey koruma statüsüne sahip olmasına rağmen baskılar ve tehditlerle karşı karşıya kalmayı sürdürüyor. Bu da bize açıkça şunu söylüyor: Koruma statüsü tek başına yeterli değil; etkili bir yönetim planı ve güçlü uygulama mekanizmaları olmadan kalıcı koruma sağlanamıyor.
Dolayısıyla ihtiyaç duyulan mekanizma; bilimsel veriye dayalı, şeffaf, katılımcı ve hesap verebilir bir yönetişim modelidir. Zonlama, bilimsel izleme, denetim ve yaptırım mekanizmaları ile paydaş katılımını birlikte içeren bir yapı kurulmadan; turizm, ulaşım ve balıkçılık gibi farklı kullanım biçimlerinin çatışmasız biçimde yönetilmesi mümkün olmaz. Yerel halkın, balıkçıların, kamu kurumlarının, sivil toplumun ve sektör temsilcilerinin sürece gerçek anlamda dahil olduğu mekanizmalar oluşturulmalı. Çünkü korunan alanlar, ancak birlikte sahiplenildiğinde gerçekten korunabilir. Kâğıt üzerinde kalan koruma anlayışı, bugün artık denizlerin karşı karşıya olduğu baskıyı hafifletmeye yetmiyor.
Bir gemi kaptanından bir yat sahibine kadar denizle yaşayan bireylerin, ekosistemi korumak adına atabileceği en kritik üç adım nelerdir?
En kritik ilk adım, hassas alanlarda demirlemeden kaçınmaktır. Çünkü çoğu zaman denizde yapılan tek bir yanlış manevra, yıllar içinde oluşmuş bir habitatta doğrudan tahribat yaratabiliyor. İkinci adım, yalnızca uygun zeminlerde ve doğaya zarar vermeyecek yöntemlerle demirleme yapmaktır. Üçüncü adım ise denizel koruma alanlarına ilişkin kuralları bilmek ve bu kurallara istisnasız uymaktır. Bu üç davranış, basit görünse de deniz çayırları ve benzeri hassas ekosistemler üzerinde çok ciddi bir fark yaratabilir.
Ancak burada asıl önemli olan, bireysel davranışları yalnızca kişisel hassasiyet düzeyinde bırakmamaktır. Denizle yaşayan herkes, denizin yalnızca kullanılan bir alan değil, yaşam üreten bir sistem olduğunu kabul etmek zorunda. Bu farkındalık oluşmadığı sürece, kurallar yalnızca uyulması gereken teknik detaylar gibi algılanır. Oysa mesele çok daha büyük: Bugün denize gösterilen özen, yarının balık stoklarını, kıyı güvenliğini, turizmini ve iklim direncini belirliyor. Bu nedenle denizle ilişkili her bireyin sorumluluğu, yalnızca iyi denizcilik yapmak değil, iyi koruyuculuk da yapmaktır.
Akdeniz'de aşırı avlanma ve kayıt dışı balıkçılıkla mücadelede teknolojik izleme sistemlerinin ve denizcilik otoritesinin rolünü nasıl değerlendiriyorsunuz?
Akdeniz’de aşırı avlanma ve kayıt dışı balıkçılıkla mücadelede teknolojik izleme sistemleri artık yardımcı bir unsur değil, temel bir ihtiyaç. Çünkü denizde ne olup bittiğini gerçek zamanlı ve güvenilir biçimde görmeden, kaynakları korumak da kuralları uygulamak da mümkün değil. AIS (Otomatik Tanımlama Sistemi) verileri gibi izleme araçları baskının boyutunu görünür kılabiliyor. Bu tür sistemler, yalnızca tespit değil, önleyici yönetim açısından da kritik bir rol oynuyor.
Ancak teknoloji tek başına yeterli değil. Verinin anlamlı olabilmesi için güçlü bir denizcilik otoritesi, etkili denetim, açık kurallar ve caydırıcı yaptırımlar gerekir. Aksi halde elinizde veri olur ama koruma olmaz. Özellikle aşırı avlanma baskısının bu kadar yüksek olduğu bir denizde, kayıt dışı faaliyetlere göz yuman ya da bunları yeterince izleyemeyen bir yapı, yalnızca ekosistemi değil, hukuka bağlı çalışan balıkçıları da cezalandırmış olur. Bu nedenle teknolojik izleme ile kurumsal kapasiteyi birlikte düşünmek şart. Akdeniz’in geleceği, görünmeyeni görünür kılan teknolojiyle, görüleni harekete dönüştüren yönetişim arasında kurulacak bu sağlam bağa bağlı.
WWF-Türkiye’nin önümüzdeki 5-10 yıllık hedefleri nelerdir?
Önümüzdeki dönemde WWF-Türkiye’nin temel hedefi, doğa kaybını durdurmak ve mümkün olan her alanda bu kaybı tersine çevirecek dönüşümleri hızlandırmak. Bu çerçevede denizlerde etkin korumanın güçlendirilmesi, denizlerin en az %30’unun korunmasına yönelik çalışmaların ilerletilmesi, iklim politikalarının 1,5°C hedefiyle uyumlu hale gelmesi, sürdürülebilir üretim ve tüketim modellerinin yaygınlaştırılması ve biyolojik çeşitliliğin korunmasına yönelik politika ve uygulamaların güçlenmesi temel önceliklerimiz arasında yer alıyor.
Ama bunu yalnızca program başlıkları üzerinden tarif etmek eksik olur. Önümüzdeki 5-10 yılda, doğa korumayı çevresel bir yan başlık olmaktan çıkarıp ekonomik ve toplumsal kararların merkezine yerleştirmeyi hedefliyoruz. Çünkü iklim krizi, plastik kirliliği, biyolojik çeşitlilik kaybı ve doğal kaynakların aşırı tüketimi birbirinden bağımsız krizler değil; aynı modelin farklı sonuçlarıdır. WWF-Türkiye olarak bizim hedefimiz, tam da bu nedenle, doğayı savunmanın ötesine geçip doğayla uyumlu bir geleceğin nasıl kurulabileceğine dair somut ve uygulanabilir yolları güçlendirmektir. Dünyanın ve Türkiye’nin ihtiyacı artık daha fazla uyarı değil; uyarıları eyleme dönüştürecek cesaret ve kararlılıktır.
Okuyucularımıza vermek istediğiniz en güçlü mesaj nedir?
Doğal kaynakların korunması artık yalnızca çevresel bir gereklilik olarak ele alınamaz. İnsan yaşamının, ekonominin ve geleceğin sürdürülebilirliği doğrudan buna bağlıdır. Bugün insanlık olarak doğanın kendini yenileme kapasitesinden çok daha hızlı tüketiyoruz. WWF-Türkiye olarak dikkat çektiğimiz gibi, 2025 yılı için Dünya Limit Aşımı Günü 24 Temmuz olarak hesaplandı; yani gezegenin bir yılda yenileyebileceği kaynakları yalnızca yedi ayda tükettik. Başka bir ifadeyle, 1,8 Dünya varmış gibi yaşıyoruz. Bu gidişatın devamı, doğayla birlikte yaşamın maddi temellerini de aşındırıyor.
Bu nedenle verilecek en güçlü mesaj çok açık: Doğayla uyumlu yaşam artık bir tercih değil, zorunluluk. Erteleyecek zamanımız yok. Bugün alınmayan her önlem, yarın daha ağır bir su, gıda, iklim ve ekonomi krizi olarak karşımıza çıkıyor. O yüzden mesele yalnızca doğayı sevmek değil; onun sınırlarına saygı duyan bir yaşam ve üretim biçimini hızla kurmaktır. WWF-Türkiye olarak inandığımız şey de tam olarak bu: Değişim mümkün, ama ancak değişimin parçası olmayı seçersek…