Yazı Detayı
21 Eylül 2020 - Pazartesi 09:20 Bu yazı 364 kez okundu
 
Türkiye uluslararası hukuka göre Doğu Akdeniz’de güç kullanabilir mi?
Mehmet Cem DEMİRCİ
Deniz Güvenliği Uzmanı
 
 

İki NATO üyesi ülke donanmalarının Doğu Akdeniz’de karşı karşıya gelmeleri ve yaşanan gerginliğin istenmeyen bir silahlı çatışmaya dönüşme ihtimali, NATO Genel Sekteri Jens Stoltenberg’in ara buluculuğu sonucunda şimdilik azalmışa benziyor.

 

Peki, gerginliğin tekrar nüksetmesi durumunda Türkiye uluslararası hukuk ilkeleri doğrultusunda mevcut sorunların çözümüne yönelik güç kullanma yoluna gidebilir mi?

 

BM Anlaşması sorunların çözümünde güç kullanımını yasaklıyor
II. Dünya Savaşı esnasında edinilen tecrübeler ışığında şekillenen uluslararası hukukun güç kullanımı ile ilgili prensipleri, belirli istisnalar dışında sorunların çözümünde güç kullanımını yasaklıyor. Uluslararası Adalet Divanı’nın Nikaragua Davası (1986)’da verdiği karara göre, meşru müdafaa argümanı ve Birleşmiş Milletler (BM) tarafından alınan kararlar dışında sorunlarının çözümünde güç kullanılmaması uluslararası toplumca buyruk kural (jus cogen) olarak kabul ediliyor. Ancak realitede kuvvet kullanma ile ilgili karşılaşılan durumlar incelendiğinde, hangi durumda güç kullanımın meşru olduğuna dair tam anlamıyla bir konsensüs oluştuğu söylenemez.

 

Milli hukuk sistemlerinin aksine, uluslararası hukukun etkili yaptırım mekanizmalarından mahrum olması ve sorunların çözümünde her zaman etkili olamaması, ülkeler için güç kullanımının bir seçenek olarak masada tutulmasına neden oluyor.

 

Güç kullanımının meşruluğu (jus ad bellum) ile ilgili kurallar genel olarak iki ana kategoride inceleniyor. Birincisi, devletlerin tek başlarına veya diğer devletler ile koalisyon kurarak güç kullanmasını içeren tek taraflı uygulamalar, diğeri ise; BM tarafından verilen yetki üzerine, kolektif olarak güç kullanımı içeren uygulamalardır. BM Sözleşmesi’nin Madde 2(4)’sine göre “Tüm üyeler, uluslararası ilişkilerinde herhangi bir başka devletin toprak bütünlüğüne ya da siyasal bağımsızlığına karşı, Birleşmiş Milletler’ in amaçları ile bağdaşmayacak bir biçimde kuvvet kullanma tehdidine ya da kuvvet kullanılmasına başvurmaktan kaçınırlar.”

 

Devletler ancak belirli koşullar altında meşru müdafaa hakkını kullanabilirler
BM Sözleşmesi’nin 51’inci maddesinde düzenlenen meşru müdafaa hakkı, toprak bütünlüklerine ve siyasi bağımsızlıklarına yönelik bir saldırı olması durumunda, devletlerin orantılı bir şekilde güç kullanmasına müsaade ediyor. Devletler; silahlı bir saldırıya hedef olmaları durumunda, Güvenlik Konseyince uluslararası barış ve güvenliğin korunması için gerekli önlemler alıncaya dek, bireysel veya kolektif meşru müdafaa hakkına kullanabilir. Bir devletin meşru müdafaa hakkı kapsamında güç kullanabilmesi için, kendisine yapılan saldırı karşısında kuvvet kullanımın tek seçenek olması, kuvvet kullanırken de uluslararası hukukun meşru addetmediği savaş araç ve gereçlerine başvurulmaması gerekiyor.

 

Meşru müdafaa hakkı içerisinde geçen “silahlı saldırı (armed attack)”nın tanımı ile ilgili de bir takım belirsizlikler mevcut. Eritre-Etiyopya Komisyonu’nun raporuna göre; sınır bölgelerinde yaşanan ve can kaybına yol açan küçük çaplı çatışmalar silahlı saldırı olarak kabul edilmiyor. Amerika Birleşik Devletleri (ABD) kendi gemilerine ve personeline yönelik sürekli ve küçük çaplı olarak gerçekleştirilen saldırıları gerekçe göstererek İran’ın petrol platformlarını vurduğu davada Uluslararası Adalet Divanı, ABD’nin, silahlı saldırının gerçekleştiğine dair yeterli delil ortaya koyamadığına hükmetti.

 

Günümüzde güç kullanımının meşruluğu ile ilgili “Sınırlayıcı Okul” (restrictive school) ve “İzin Veren Okul” (permissive school) olmak üzere iki ana akım ön plana çıkıyor. “Sınırlayıcı Okul” (restrictive school)’a göre; sadece Madde 51 (meşru müdafaa) ve Madde 107 (kollektif savunma) kapsamında güç kullanımı meşru olarak kabul ediliyor.

 

“İzin Veren Okul” (permissive school)’a göre; silahlı çatışmaların engellemesinde BM Güvenlik Konseyi’nin yetersiz veya karasız kaldığı durumlarda, devletler çatışmaları engellemek adına daha geniş bir alanda güç kullanma yetkisine haiz. Buna göre ABD’nin 1989 yılında Panama’da yaptığı askeri faaliyetler, NATO’nun Sırbistan’a yönelik icra ettiği askerî harekât ve Irak/Afganistan müdahalelerinin gerekçeleri, Madde 2 (4)’te belirtilen ülkelerin toprak bütünlüğüne veya siyasal bağımsızlığına yönelik gerçekleştirilen askeri harekatlar arasında sayılmasa bile, “İzin Veren Okul” un görüşleri perspektifinde meşru güç kullanımına verilebilecek örneklerdendir. Güç kullanımı daha geniş bir çerçeveye oturtan “İzin Veren Okul” un görüşleri, devletlerin kendi politik önceliklerini hedefleyen sübjektif değerlendirmeleri meşrulaştırdığı için eleştirilere maruz kalıyor.

 

Devletler meşru müdafaa hakkının sınırlarını genişletme eğiliminde
Günümüzde yaşanan tartışmaların temelinde meşru müdafaa hakkının yorumlanış şekli yatıyor. 1981 yılında İsrail’in kendine yönelik yakın bir tehdit olarak gördüğü Irak’a ait bir nükleer reaktörü bombalaması ve 11 Eylül saldırısından sonra ABD’nin terör saldırılarını bertaraf etmek için Afganistan’a askeri müdahalede bulunması, meşru müdafaa hakkının geniş bir çerçevede değerlendirildiğini ve esnetildiğini gösteriyor.

 

Oysa BM sözleşmesinin Madde 2(4) ve Madde 51’i birlikte değerlendirildiğinde, ülkelerin sadece kendi çıkarlarını korumak için güç kullanmalarının uluslararası hukuka aykırı olduğu ortaya çıkıyor. Normal koşullar altında uluslararası hukukun belirlediği mekanizmalarca veya diplomatik çabalar ile vuzuha kavuşturulabilecek bir sorunun çözümü için, meşru müdafaa argümanına dayanarak güç kullanmak uluslararası hukuk ilkeleri doğrultusunda kabul gören bir yaklaşım değil.

 

Bu noktadan hareketle Türkiye Doğu Akdeniz’de ancak sismik araştırma gemileri veya sondaj platformlarını korumak için (saldırı olması veya saldırını çok yakın zamanda başlayacak olması durumunda) orantılı bir şekilde kuvvet kullanabilir. Sadece bir gemiye yönelik gerçekleştirilecek bir saldırı sonrasında başka bir devlete yönelik kapsamlı bir askeri harekat düzenlenmesi orantılı olmayacağından meşru müdafaa çerçevesinde de değerlendirilemez.

 

Devletler Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) üzerinde sadece egemen birtakım haklara sahip oldukları için, MEB’nin karasuları gibi, devletlerin egemenlik alanı olarak kabul edilmiyor. Bu nedenle de MEB’e yönelik bir iddiayı sınır ihlali veya karasuyu sınırlarının değiştirilmesi ile eş değer tutmak hukuken geçerli bir argüman değil. Zira, Türkiye, Ege Denizi’nde karasularının 12 deniz miline çıkarılmasını savaş sebebi sayarken Doğu Akdeniz’de MEB iddiaları için bu yola başvurmadı.

 

Teorik olarak Türkiye ve Yunanistan için Doğu Akdeniz’de diplomatik seçenekler henüz tükenmedi. Taraflar deniz yetki alanlarının paylaşımı konusunda karşılıklı rızaya dayanarak uluslararası hukuk mekanizmalarını işletebilirler.

 

Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de güç kullanımı tercih etmesi çok olası değil
Özellikle deniz harekâtında, ilk mermiyi ateşleyenin savaşı kazanacağına dair bir görüş hâkim. Ancak Uluslararası hukuk perspektifinden bakıldığında, henüz deniz yetki alanları sınırlarının tartışmalı olduğu Doğu Akdeniz’de, meşru müdafaa argümanına dayanarak ilk saldırıyı gerçekleştiren taraf, BM Sözleşmesi Madde 2 (4)’ü ihlal edeceğinden mütecaviz duruma düşecektir.

 

Krizin başından itibaren Yunanistan’ın uluslararası kamuoyu desteğini almak adına mütecaviz duruma düşmemek için sahada çok dikkatli hareket ettiği gözleniyor. Türkiye’nin hukuken elinde çok güçlü argümanları var. Konuyu kuvvet kullanma veya güç gösteri boyutuna taşımadan kararlı bir duruşla krizi yönetmesi gerekiyor. İcra edilecek bir askeri harekatın uluslararası hukuk açısından meşru bir gerekçeye dayanması gerekiyor.

 

BM Anlaşması açısından şu an Doğu Akdeniz’de yaşanan krizin çözümünde Türkiye için güç kullanım seçeneğinin çok olası olmadığı söylenebilir.

 
Etiketler: Türkiye, uluslararası, hukuka, göre, Doğu, Akdeniz’de, güç, kullanabilir, mi?,
Yorumlar
Haber Yazılımı