Yazı Detayı
17 Mart 2020 - Salı 23:54 Bu yazı 4246 kez okundu
 
Karantina Uygulamalarının Tarihi
Sabri Çağrı SEZGİN
posta@denizbulten.com
 
 

İnsanlar çağlar boyu muhtemel bir salgın riskine karşı hastalığın yayılmasını önlemeye yönelik önlemler almışlardır. Bulaşıcı hastalıkların yayılmasını önlemek için hasta insanların diğer insanlardan ayrı tutulması, geçmişi oldukça eskilere dayanan bir uygulamadır.

 

Bilindiği gibi bulaşıcı bir hastalığa maruz kalan şüpheli durumdaki insan ve hayvanları, hastalığın en uzun kuluçka devresine eşit bir süre kimse ile temas ettirmemek suretiyle alınan önlemlerin tümüne “karantina” adı verilmektedir. Kelimenin kökeni XVII. yüzyıl Venedik aksanında 40 günlük periyot anlamına gelen “quarantena” kelimesinden gelir. Gemilerin ve personelin limana alınmadan önce hastalık ihtimaline karşı bekletilmesi, ilk olarak Dalmaçya kıyılarında bulunan Venedik kontrolündeki Ragusa (bugün Dubrovnik) şehri limanında uygulanmıştır. Büyük veba salgını döneminde başlatılan bu tecrit uygulamalarıyla Ragusa limanına girecek olarak gemilerdeki personel şehre alınmadan önce 30 gün bekletilmekteydi, bu yüzden uygulamaya önceleri otuz günlük periyot anlamına gelen “trentina” denilmiş; XVII. Yüzyılda bekleme süresi 40 güne uzatılınca uygulama “quarantena” adıyla anılmaya başlanmıştı.

 

1858’deki Sarıhumma salgınında New York - Staten Island’daki Karantina Hastanesi, öfkeli yerel halk tarafından yağmalanıp ateşe veriliyor. (Harper's Weekly Magazine, 11 Eylül 1858)

 

Peki günümüzde uygulanan karantina uygulaması nasıl ve ne zaman ortaya çıkmıştı? İşte bu yazımızda karantina tarihinin unutulmaya yüz tutmuş hüzünlü sayfalarında küçük bir yolculuk yapacağız. Karantina uygulamasının hangi şartlarda ortaya çıktığını daha iyi anlamak için dilerseniz 1348-1351 yılları arasında Avrupa nüfusunun üçte birini yok eden ve tarihe Kara Ölüm diye geçen korkunç veba salgını dönemine dönelim:

 

1348-1351 tarihleri arasından veba salgınının Avrupa'da yayılması.

 

Batılıların Kara Ölüm dedikleri tarihin en büyük veba salgını, XIV. yy’ın başlarında Çin’de ortaya çıkar; İpek yolunu takip ederek kısa bir sürede Orta Asya’dan Karadeniz’in kuzeyine kadar yayılır ve 1347’de Kırım’daki Ceneviz kolonisini vurur. Buradan deniz yoluyla önce İstanbul’a, ardından İskenderiye limanına ulaşır. İstanbul adeta toplu mezara dönerken, caddeleri cesetlerin taşındığı kanallar görünümündeki Kahire şehrinde ise tabut ve kefen ihtiyacı karşılanamaz hale gelir. Aynı yılın Ekim ayında 12 Ceneviz kadırgası hastalığı Sicilya kıyılarına taşır, 1348’in ocak ayında ise Kefe limanından gelen kadırgalar Cenova ve Venedik limanlarına ulaşırlar. Kısa sürede deniz ticareti yoluyla hızla Akdeniz kıyılarına yayılan veba, ulaştığı bütün büyük limanları ve sahil kentlerini etkiler. Akdeniz kıyılarındaki kentler, ahşap gemilerin taşıdığı fareler tarafından adeta istilaya uğrar ve hastalık buradan kara yoluyla süratle Avrupa içlerine kadar yayılır. 1348’in haziran ayı itibariyle Fransa, İspanya, Portekiz ve İngiltere’ye; bir yıl sonra da İskandinavya kıyılarına ve Almanya’ya ulaşır.

 

Veba salgınını yaşayan XIV. yy. İtalyan yazarı Boccacio, "Decameron" adlı eserinde "Babalar, oğullarını; anneler, bebeklerini terk ediyor; hizmetçiler, hanımlarından kaçıyor, noterler ölülerin son arzularını kaydetmekten vazgeçiyor; doktorlar, rahipler ve rahibeler, hastaları ziyarete gitmiyorlardı. Kimse Hristiyan usullerine göre gömülemiyordu; evler birer mezarlığa dönüşmüştü." diyerek salgın günlerini dehşetle anlatır.

 

Boccacio'nun Decameron adlı eserinde bahsettiği Floransa'nın salgın günlerindeki durumu

 

Özellikle salgının en yoğun olduğu dönemlerde içinde vebalıların bulunabileceği düşünülen gemiler limanlara alınmaz, zaten herhangi bir limandan demir alan herhangi bir geminin yolcu ve mürettebat sayısını koruyarak başka bir limana ulaşması da mümkün olmamaktadır. Açık denizlerde son mürettebatına kadar vebaya yakalanarak ölen ve sahipsiz bir şekilde sürüklenen hayalet gemilere hiç kimse, hatta korsanlar bile dokunmaya cesaret edemez.

 

Vebanın yayılmasını durdurmaya yönelik ilk önlemler Venedikliler tarafından alınır. Salgının ilk senesinde atanan sağlık muhafızları, hastalıklı evleri birer birer tespit ederek sarı boyalarla işaretlemeye başlarlar. 1403 yılında Venedik’te bir ada üzerine “lazaretto” adı verilen ilk karantina hastanesi kurulur ve hastalık taşıyan gemiler karantina süresi dolana kadar adada bekletildikten sonra limana alınmaya başlanır. 1467’de Cenova aynı yöntemi izler ve 1476’da Marsilya’daki cüzzam hastanesi veba hastanesine çevrilir.

 

Limanlarda ve gemilerde veba salgını olduğunu göstermek için önceleri düz sarı veya siyah bayraklar kullanılıyordu; salgının ilk zamanlarında hastaların evleri sarı renkle işaretlendiği için zamanla denizcilikte sarı renk veba ve salgın hastalıkların simgesi haline geldi, siyahsa ölüm ve matemi simgelediği için tercih ediliyordu. Günümüzde bu iki bayrağın birleşimi olan sarı-siyah damalı Lima (L) bayrağı olarak geminin karantinada bulunduğunu bildirmek için kullanılır. Düz sarı renkli Karantina (Q) bayrağı ise önceleri geminin veba taşıdığını ve karantinada olduğunu belirtirken, günümüzde geminin temiz olduğunu bildirir ve gümrükleme işlemleri bitene kadar tokada bırakılması eski karantina günlerinden kalma bir denizcilik geleneğidir.

 

Gelelim ülkemizdeki karantina uygulamalarına: Avrupa karantina yöntemleriyle XVIII. yy’da vebayı ve diğer salgın hastalıkların yayılmasını kontrol altına alırken, Osmanlı İmparatorluğu hala her on yılda bir çıkan salgınlarla uğraşmaktaydı. XIX. yy’ın ortalarına kadar veba özellikle İstanbul ve İzmir gibi önemli liman şehirlerini kırmış geçirmiş, yüz binlerce insanın ölümüne neden olmuştu.

 

Osmanlı’da ilk karantina uygulaması, Avrupa’dan çok geç bir tarihte, XIX. yy. ortalarında uygulanmıştır. O zamanlar hastalığın yayılmasını önlemekle ilgili başlıca iki tedbir vardı: Vakaların ortaya çıktığı yerler kordonlarla denetim altına alınmakta ve sonrasında da çeşitli kimyasallarla dezenfekte edilmekteydi. Tahaffuzhane denilen karantina merkezlerinde ise tespit edilen karantina sürelerini doldurmakta olan yolcuların sağlık muayeneleri yapılmakta, mal ve eşyalarının yüksek sıcaklıktaki buhardan (etüv) geçirilmesi vasıtasıyla da sıkı bir sıhhi temizlik gerçekleştirilmekteydi. Bu işleme tebhir deniliyordu.

 

Şimdi Osmanlı’da karantina uygulamalarına dair ilginç bir örnekle yazımıza devam edelim:

 

XX. yy başlarında Galata Limanı

 

1901’in Nisan ayında veba İstanbul’da belirir. Salgının adresi Galata’dır, sebebi ise Mısırdan gelen gemilerden Galata rıhtımına inen fareler! Hastalığı taşıyan fareler dolayısıyla Mısır’dan İstanbul’a gelen pirinç ve hububatın rıhtıma indirilmesi Osmanlı makamlarını uzun süre uğraştıran bir mesele olmuş; hatta İngilizler, gemilerinin yüklerini boşaltmasına müsaade edilmesi için büyük uğraş vermişlerdi.

 

Karantina esnasında İstanbul’daki ticari faaliyetleri aksatmamak amacıyla hazırlanan bir talimatnamede, veba olan bir şehrin limanına temas etmeden yanaşmak ve karantina beklemeksizin ticari faaliyetlere devam etmek gibi, karantina uygulamaları tarihinde eşi benzeri olmayan bir yenilik getirilmişti. Buna göre:

 

- İstanbul’a gelen gemiler rıhtıma yanaşmayacak ve patente işlemleri Galata’da bulunan Burhaneddin adlı tebhir dubasına gönderecekleri bir görevli aracılığıyla yapılacaktı;

 

- Limana çıkacak yolcular kıyıdan gönderilen özel kayıklarla alınacak ve gemi ile yapılacak haberleşmede görevli olanların eşya ve elbiseleri etüvden geçirilecekti;

 

- Gemilerdeki ticari eşya tebhir dubasına çıkarılacak, işçi kullanmak gerekirse bunların da elbiseleri de tebhir edilecekti;

 

- Gemi hareket edeceği vakit gemi kaptanından, bu işlemlerin yapıldığına dair yazılı ve sözlü beyanat alınıp patenteleri Galata Karantinahanesi tarafından vize ettirilecekti;

 

- Bu işlemi yaptırmak isteyen gemiler gündüzleri pruva direğine bulaşık sancağını asacak, gece ise fener yakacaklardı.

 

Aynı günlerde temiz ve bulaşık yerler arasında gidip gelen küçük gemiler hakkında da bir talimatname hazırlanmıştı:

 

- Temiz yerlerden gelen karpuz, kavun taşıyan gemiler yüklerini yalnız Yenikapı'da yükleyip boşaltacaklar; bu gemiler sahilden 40-50 metre açıkta demir atacaklardı; 

 

- Sahilden bunların yanına gidecek kayıklar gemilere 2 metreden fazla yanaşmayacak, karpuz ve kavun kayıktan sandallara atılarak yüklenecekti;

 

​- Gemilerin sandallarla temas etmemesini denetlemek için de yanlarında sıhhiye gardiyanları bulunacaktı;

 

​- Küçük kayıklarla hiçbir temasta bulunmayan karpuz gemileri, Yenikapı’daki Sıhhiye tabibi tarafından dışarıdan muayene edilerek temiz pratika alacaktı.

 

​- Gemilerde hasta görülürse veya kıyıya adamlarından birini göndermişlerse, bunlar da bulaşık sayılacak ve tıbbi muameleye tâbi tutulacaklardı.

 

​- Gemilerin patenteleriyle vergileri yanlarına sandalla yanaşacak memura atılacak, bir temas gerçekleşmeyecekti.

 

Ne var ki bu uygulamaya geçilmesinden hemen sonra, II. Abdülhamid ticareti koruma kaygısıyla duruma müdahale ederek karantinanın kaldırılmasını ve yine tıbbi muayeneye dönülmesini istemiş, mecliste büyük tartışmalardan sonra padişahın bu isteği gerçekleşmiş ve karantina kaldırılmıştır.

 

İşte karantina uygulamalarının kısa tarihi böyle... Artık gemilerde seyahat ederek yüzyıllar boyunca bir limandan diğerine ölüm taşıyan veba farelerini hiçbirimiz hatırlamıyoruz, ama bu günlerden kalma karantina uygulamaları hala devam ettirilmektedir.

 

 
Etiketler: Karantina, Uygulamalarının, Tarihi,
Yorumlar
Haber Yazılımı