Yazı Detayı
15 Kasım 2020 - Pazar 22:59 Bu yazı 460 kez okundu
 
Girit Seferi
Osman BAHADIR
 
 

Girit’in kalbi durumundaki Kandiye şehrinin ve kalesinin kuşatılması üç yıl sürdü. Bu şehrin ve kalenin 1669’da ele geçirilmesine kadar Osmanlılar 69 defa hücum ettiler, kaleyi savunanlar ise 80 defa karşı saldırıda bulundular. Kuşatmanın son üç yılında yaklaşık olarak 30.000 Hıristiyan, 60.000 kadar da Osmanlı askeri öldü.

 

Osmanlıların Girit adasını fethetmeye çalışması süreci ve fethi (1645-1669), hem Osmanlı genel tarihinin hem de Osmanlı denizcilik tarihinin önemli bir bölümünü oluşturmaktadır. Çünkü Girit seferine ve adanın fethi koşullarına yakından ve analitik bir gözle baktığımızda bizi Osmanlı devletinin özgül bir dönemi ve Osmanlı denizciliğinin niteliği hakkında önemli sonuçlara ulaştırmaktadır.

 

Girit adası, Asya, Avrupa ve Afrika kıyılarına uygun uzaklıkta olan yegâne büyük adadır. Bu özelliğiyle de ilkçağlardan beri Akdeniz’in ticari ve askeri bakımdan en stratejik noktalarından birini oluşturuyordu. Aristoteles Girit için “Sanki bu ada Yunan memleketlerine tahakküm için buraya konmuştur” demişti. Ada 17. yüzyılın başlarında Venedik şehir devletinin kontrolündeydi.

 

17. yüzyılda ticaret yelkenli gemilerle yapılıyordu. Donanmalar da önemli ölçüde yelkenli gemilerden oluşuyordu. Bu nedenle yelkenli gemilerin ikmali ve güvenliği bakımından çeşitli yolların ve yönlerin kesişme noktasında bulunan ve büyük limanları olan bir yerin ticari ve askeri değeri çok yüksekti.

 

Osmanlılar Girit’i almak istedikleri dönemde Akdeniz’de büyük ölçüde egemenlik sağlamış durumdaydılar. 16. asırda özellikle de Barbaros’un güçlü donanmasıyla birçok ada ve mevzi ele geçirilmişti (1538-1571). Barbaros Girit’i ele geçirmek için de seferler düzenlemiş ama hedefine ulaşmasına ömrü yetmemişti. Girit çok sayıda sağlam kalelerle donatılmış olduğu için ancak çok güçlü ve hazırlıklı bir seferle fethedilebilirdi.

 

1645 Mart’ında Girit’i kuşatmak için Osmanlı donanması yola çıktığında Osmanlılar açısından başlıca koşullar şunlardı: 

 

Ülke dışta ve içte askeri ve mali önemli sorunlarla boğuşuyordu. Donanma genel olarak zayıf durumdaydı. Bunun üç önemli nedeni vardı. Birincisi, deniz kuvvetleri Osmanlı askeri stratejisi çerçevesinde her zaman kara kuvvetlerine nazaran ikinci derecedeydi. Bu anlayışa bağlı olarak askeri kaynakların tahsisi öncelikle kara kuvvetlerine yapılıyordu. Nitekim süvari maaşlarının ödenmesinde 17. yüzyılın ortalarında karşılaşılan zorlukların ve yardımcı askeri birliklerin önemli bir kısmının vergi muafiyetlerini kaybetmiş olmasının yarattığı mali güçlüklerin faturası bu anlayışın bir sonucu olarak öncelikle donanmaya çıkartıldı. Donanma tahsisatının önemli bir kısmı kara kuvvetlerinin sefer finansmanına ayrıldı. Kısa vadede çözüm sağlamış gibi görünen bu uygulamalar uzun vadede Osmanlı donanmasının askeri potansiyelini ve kabiliyetini önemli ölçüde düşürdü. İşte Girit seferi süresince zayıf Osmanlı donanmasının adayı bir türlü abluka altına almayı başaramamasının ve Venedik donanmasıyla baş edememesinin altında öncelikle bu temel gerçek yatıyordu. Üçüncü olarak da Osmanlı gemi teknolojisi Batı’daki gelişmelere ayak uyduramamıştı. Batı ülkelerinin yüksek güverteli kalyonları, savaşta Osmanlı kadırgaları karşısında avantajlı durumdaydı.

 

Yine de sefere büyük bir hazırlığın ardından çıkıldı. Haftada bir yeni kadırga inşa ediliyordu. Rodos, Kıbrıs, Mısır, Tunus ve Cezayir beylerine de yardım için hazır olmaları haberi gönderilmişti. 1645 baharında 60.000 kişiden oluşan asker ve mürettebat, 348 savaş ve tüccar gemisiyle İstanbul’dan hareket etti. 15.000 kantar barut, 50.000 demir gülle, 50 top, çok sayıda kazma kürek gemilere yüklenmişti. Karşı tarafı yanıltmak için seferin Malta’ya yönelmiş olduğu izlenimi yaratıldı.

 

Öte yandan Osmanlı deniz kuvvetlerinin Girit seferine kadar, karaya büyük bir askeri kuvveti çıkarmak ve ana karadan çok uzak bir yörede bunu gerçekleştirmek konusunda çok az bir tecrübesi vardı. Üstelik Girit adası birçok sağlam kale ile donatılmıştı.

 

 

Girit’in fethinin, sefere çıkılmasından ancak 25 yıl sonra gerçekleşebilmesinin başlıca sebepleri bunlardır. Ada, deniz savaşları sonucunda değil, uzun yıllara yayılan kara savaşları sonucunda ele geçirilmiştir. Adaya ilk kuvvetlerin çıkartılması ve kale kuşatmaları sırasında yapılan taktik hatalar, savaşın sonucunun belirlenmesinde ikinci derecede önem taşımıştır. Gerçekte Girit adası, deniz kuvvetleriyle değil kara kuvvetleriyle fethedilmiştir. Nitekim Girit seferi sırasında Osmanlı donanması da savaşçı rolünden ziyade nakliye rolüyle kendisini göstermiştir.

 

Adanın denetimini elinde tutan Venedikliler, Girit’in korunmasını bir ölüm kalım meselesi gibi görerek bütün güçleriyle mücadeleye giriştiler. Aynı zamanda Hıristiyan dünyasını da kendilerine yardıma çağırdılar. Yardım çağrısını kabul eden Fransa, Malta, Vatikan ve İspanya donanmalarından oluşan müttefik donanması Girit’e geldi. Daha sonraki yıllarda da İtalyan ve Alman şövalyelerinin Venediklilere yardımı oldu.

 

1657’ye kadar denizde yapılan birçok savaşın hemen hepsinde Venedikliler galip geldiler. Gerek iç gerekse dış durumunun kötü olması nedeniyle Osmanlı yönetimi Girit muhasarasına önemli hiçbir yardımda bulunamadı. Venedikliler de her zaman yardımları denizden önleme veya Osmanlı kuvvetlerini adadan uzakta tahrip etme, zayıflatma girişimlerinde bulundu. Bu amaçla Mora’ya kuvvet çıkardı ve Çanakkale Boğazı’nı kapatmaya çalıştı.

 

Girit’in kalbi durumundaki Kandiye şehrinin ve kalesinin kuşatılması üç yıl sürdü. Bu şehrin ve kalenin 1669’da ele geçirilmesine kadar Osmanlılar 69 defa hücum ettiler, kaleyi savunanlar ise 80 defa karşı saldırıda bulundular. Kuşatmanın son üç yılında yaklaşık olarak 30.000 Hıristiyan, 60.000 kadar da Osmanlı askeri öldü.

 

Çeyrek asırlık kuşatmanın ardından Venediklilerin çekilmeleriyle adadaki 409 yıllık egemenlikleri de sona erdi. Böylece Venediklilerin Doğu Akdeniz ticareti ve bu yöredeki deniz hâkimiyetleri de sona ermiş oldu.

 

Sonuç olarak, çeyrek asra yakın süren Girit seferinin akıbetini belirleyen dinamiğin, Venediklilerin kara güçlerinin zayıflığı ile Osmanlıların deniz güçlerinin zayıflığı arasındaki ilişkilere bağlı olarak geliştiğini söyleyebiliriz. Bu seferden alınan derslerin, Osmanlı denizciliğinde bir asır sonra ortaya çıkan modernleşme girişimlerinde etkili olduğunu da düşünebiliriz. Girit seferi, genel askeri tarihte de çıkartma birlikleriyle sürdürülen kara savaşlarının erken örneklerinden birini oluşturmaktadır. Bu yönüyle de daha kapsamlı ve ayrıntılı bir analizi hak etmektedir.

 

Öte yandan 1669’da Hıristiyan dünyasının Venediklilere yeterince ve eskisi kadar güçlü destek sağlamamış olduğu gerçeği de dikkatlerden kaçmamaktadır. Bu durum da 17. yüzyılın ikinci yarısında Avrupa sekülerleşmesinin ulaştığı düzeyle ilgili olabilir.

 

1645-1669 Girit seferinin başlıca özelliklerinin ve sonuçlarının bunlar olduğunu söyleyebiliriz.

 

 
Etiketler: Girit, Seferi, ,
Yorumlar
Haber Yazılımı