Yelken Çağının Sağlık Personelleri: Berber-Cerrahlar

Sabri Çağrı SEZGİN

Korsan denildiği zaman gözümüzün önünde tahta bacaklı, elleri kancalı ve tek gözlü denizci tasvirleri canlanır. Popüler kültür sayesinde zihnimize yerleşen bu denizci imajı, aslında Yelken Çağında gemilerde sıkça karşılaşılan bir durum değildi. Açık denizde çalışma şartları oldukça ağırdı ve denizcilerin bu zor koşullarda hayatta kalmaları, denizcilik bilgilerinin yanı sıra fiziksel yeterliliklerine de bağlıydı; dolayısıyla ellerini ya da bacaklarını kaybeden denizcilerin gemilerde aktif olarak görevlerine devam edebilmeleri çok zordu. 

Gemilerde kaza sonucu meydana gelen yaralanmalara oldukça sık rastlanılmaktaydı; özellikle uzun deniz yolculukları esnasında güvertede kayarak kafasını çarpan, yelken açarken direkten düşen ya da ağır bir yükün altında kalarak ezilen denizcilerin sayısı oldukça fazlaydı. Açık denizde yaralanan mürettebatın tedavisi kısa sürede ve kısıtlı imkânlar içerisinde gerçekleştirilmek zorundaydı. Hijyenik olmayan ortamlarda basit yaralar bile enfeksiyon kaparak kangrene dönüşebiliyor, bu da genellikle uzuvların ampütasyonu, yani kesilmesiyle sonuçlanıyordu. Sakat kalan denizciler emekliye ayrılır ve yaşamlarını zorluklar içerisinde karada devam ettirmek zorunda kalırlardı. Bunların arasında elbette tahta bacak kullananlar da vardı, ancak kanca kullanımına dair elde herhangi bir bilgi bulunmamaktadır. Bazı durumlarda tek bacağını kaybetmek, gemilerde aşçılık gibi geri hizmetlerde görev almaya engel değildi, ancak elini kaybeden bir denizcinin açık denizde yapabileceği hiçbir görev yoktu. Peki, açık denizde meydana gelen ciddi yaralanmalar hangi şartlarda ve nasıl tedavi ediliyordu?

Askeri gemilerde mürettebata profesyonel sağlık hizmeti sunan uzman personelin görevlendirilmesi, en az iki bin yıldır var olan bir uygulamaydı. II. yüzyılda Roma Donanmasındaki her kadırgada bir cerrah vardı ve bunlar subayların iki katı maaş alıyorlardı. Danimarka’da Illerup Ådal kazı alanında bulunan antik cerrahi aletler, M.S. 200’lerde Vikingler arasında da cerrahi uygulamaların yaygın olduğunu gösteriyor. Savaşlarda ve savaş sonrasında mürettebatın bakımıyla ilgilenen bu cerrahlar, aynı zamanda gemilerde berberlik hizmeti de veriyorlardı. Tıraş bıçakları, denizcilerin saç ve sakallarını kesmenin yanı sıra çıbanların akıtılmasından kangren olan uzuvlarını kesmeye kadar çok çeşitli amaçlar için kullanılmaktaydı.

Ortaçağ boyunca tedavi tekniklerinde hala Antik Çağ hekimi olan Galen’in yöntemleri benimseniyordu. O dönemlerde Avrupa’da cerrahi eğitim veren tıp fakültelerinin sayısı oldukça az olduğundan cerrah-hekimlere sık rastlanmıyordu ve cerrahi operasyonlar genellikle berberler tarafından gerçekleştirilirdi. Bu durum berberlerin, berberlik mesleğinin yanı sıra diş çekme, apseleri kesme, kan alma gibi cerrahi uygulamalarda bulunmalarına neden olmuştu. Kan kaybından ölümlerin oranı da hayli yüksekti, zira dönemin hekimleri arasında kan akıtmanın tüm hastalıkları tedavi edeceğine ilişkin yaygın bir inanç vardı. 1254 yılında cerrahi konular hakkında yazılar yazan İtalyan hekim Bruno di Longoburgo, Flebotomi ve Skarifikasyon uygulamaları gerçekleştiren berberlerden de söz eder. 

O dönemlerde berberler ve hekimler arasında yoğun bir rekabet de söz konusuydu ve cerrahi konularda hekimler kendilerini daha üstün görmekteydiler. İtalya’da Salerno, Bolonya ve Padova Üniversitelerinde verilen tıp eğitimleriyle hekimler yetenekli birer cerrah olarak yetiştiriliyordu; ancak bunlar çoğunlukla üniversitelerde ve akademilerde tıp dersleri vermeyi ya da kalelerde soylu kimseleri tedavi etmeyi tercih ediyorlardı. Uzun cübbeli hekimlerin cerrahi uygulamalar yapmalarına izin verilirken, kısa cübbeli hekimlerin bu uzmanlığa sahip olmak için özel bir sınavdan geçmeleri gerekiyordu; ancak açık denizlerde görev almak isteyen uzman bir hekim bulmak neredeyse imkânsızdı, çünkü gemilerde yaşam standartları çok kötüydü. 

Yelken Çağında savaş gemilerinde görev alan donanma tabipleri, genellikle tıp lisansına sahip olmayan ve tıbbi bilgilerini donanmada görev almadan önce çıraklık yaptıkları bir ustadan öğrenen alaylı kimselerdi. Salgın hastalıklarda, kazalarda ve savaş sonrası yaralanmalarda mürettebatın imdadına koşan bu pratisyen hekimler, savaş zamanı gerçekleştirdikleri operasyonlar nedeniyle cerrah olarak bilinirlerdi. Bunlar mürettebatın sağlığıyla ilgilenmenin yanı sıra, geminin sağlığı için gerekli tedbirleri almaktan da sorumluydular. 

1795–97 arası Hollanda Batı Hint Adalarına sefer yapan Freya isimli geminin jurnal defteri; uzun gemi yolculuklarında yaşanan hastalıklara dair bize önemli ipuçları vermekte: 322 kişilik mürettebat, 2 yıl boyunca ciddi yaralanmaların yanı sıra; dizanteri, ishal, kan kusması, safra ateşi, iskorbüt, frengi ve bel soğukluğu gibi hastalıklara da yakalanmış. Geminin tabibi zührevi hastalıkları cıvayla tedavi etmeyi başarmış, ancak mürettebat gemide dip dibe yaşadığı için diğer hastalıkların hızla yayılmasını engelleyememiş. Cıvayla tedavi edilen hastaların ise daha sonradan öldüğünü söylememize sanırım gerek yok…

Britanya Kraliyet Donanması, XVIII. yüzyılın ortalarına kadar savaş gemilerinde görevlendirilecek cerrahları Birleşik Berber-Cerrahlar Birliğinden (United Barber Surgeon's Company) sınavla seçmekteydi. XIV. yüzyılın başlarında Londra’da kurulan Berberler Birliği, şehrin diğer meslek örgütleri gibi başlangıçta dini karakterde bir esnaf odasıydı. Berber-Cerrahların sembolü kanlı sargı bezleriydi, bu sembol daha sonra daha stilize bir hale getirilerek ahşap bir direğe sarılı kırmızı-beyaz şeritlere dönüştü. Günümüzde berberlerin kullandıkları kırmızı-beyaz-mavi şeritli direklerin kökeni de işte bu sembole dayanmaktadır.1745 yılında Cerrahlar Birliği ayrı bir örgüt kurarak birlikten ayrılacak; bu tarihten itibaren berberlerin diş çekimi hariç her türlü cerrahi operasyonda bulunmaları yasaklanacaktı.

Cerrahların gemilerde gerçekleştirdikleri tüm tedavileri ve uyguladıkları prosedürleri ayrıntılı bir şekilde açıklayan iki jurnal defteri tutmaları gerekiyordu; bunlardan biri Birleşik Berber-Cerrahlar Birliğine, diğeri ise Greenwich’teki donanma hastanesine gönderilirdi. Gemilerde görevlendirilen cerrahların yanı sıra, kıyıda aynı amaçla görevlendirilen sağlık personelleri de vardı. Çıraklıktan yetiştirilen bu asistanların tıp diplomasına sahip olmaları gerekmiyordu. XIX. yüzyıldan itibaren gemilerde görev yapan tüm cerrahlar, artık cerrahi konularda uzman hekimler arasından seçilmeye başlanacaktı. 1814 yılında Kraliyet Donanmasında karada ve denizde 130.000 kişilik personele hizmet veren 14 tabip, 850 cerrah, 500 asistan cerrah bulunmaktaydı.

Deniz savaşları sırasında donanma cerrahları, alt güvertenin arka kısmında bulunan karanlık ve dar bir alanda çalışırlardı. Panellerle kapatılan bu alanın girişleri, yaralıların içeriye kolay taşınabilmesi için lumbarağzına yakın bir yerde olurdu. Su hattı altında kalan bu bölümün, top atışlarına karşı geminin en güvenli yeri olduğu düşünülüyordu. Yaralılar taşınırken her yer kan içerisinde kaldığından, ahşap zeminin kayganlaşmasını önlemek için yerlere önceden kum serpilirdi.

Kesici ve ateşli silahlar sonucu yaralanmalarda yaralar önce temizlenir ardından kızgın bir demirle dağlanırdı. Ancak bu açık yaralar kontaminasyona müsaitti ve kolayca enfekte olabiliyordu; enfeksiyon sonucu kangrene dönüşen uzuvların kesilmesi ise tam bir kabustu. Anestezinin bilinmediği dönemlerde bu operasyonlar yaralının bilinci tamamen açıkken yapılıyordu; mürettebattan birkaç kişi yaralıyı sıkıca tutar, acıdan bağırmaması için ağzına tahta bir çubuk sıkıştırılırdı. Cerrahlar uzuvları kemikten hızlı bir şekilde ayırmak için özel testereler kullanılıyordu, kan kaybını önlemek için kesilen bölge ampütasyonun ardından hemen dağlanarak sarılırdı. Bu aşamaya kadar yaralı çoktan bilincini kaybetmiş oluyordu, tabi eğer hala hayatta kalabilmişse… 

Elbette bu dönemlerde donanma cerrahlarının tıbbi bilgileri, günümüze kıyasla oldukça yetersizdi ve modern sterilizasyon yöntemlerinden henüz hiç kimsenin haberi yoktu. Hastalıkların kötü havadan bulaştığına inanılıyordu ve buna karşı alınan sağlık tedbirleri, genellikle kükürt yakarak gemiyi tütsülemek veya kapalı güverteleri havalandırmaktan ibaretti. Gemilerde steril olmayan ortamlarda gerçekleştirilen cerrahi operasyonlar sonrası enfeksiyona bağlı ölümlere oldukça sık rastlanıyordu; hatta cerrahlar bile ellerindeki açık bir yaradan enfeksiyon kaparak hayatlarını kaybetme riskiyle karşı karşıyaydılar. Bu durum, XIX. yüzyıl ortalarına kadar böyle sürecekti.

XIX. yüzyılda tıp ve eczacılık alanında yaşanan gelişmeler, cerrahi alanda devrim yaratacak yeni keşifleri de beraberinde getiriyordu. Tıp dünyası önce 1846’da cerrahi operasyonları acısız hale getiren Anesteziyle tanışacak; 1860’larda Pastörizasyon ve Antisepsinin keşfiyle modern sterilizasyon tekniklerinin ve dezenfektanların klinik aşamada kullanımının önü açılacaktı. Fransız mikrobiyolog Louis Pasteur, hastalığa neden olan mikroorganizmaları tanımlayarak bunların yüksek ısıyla yok edilebileceğini kanıtlamış; onun kuramlarından yola çıkan İngiliz cerrah Joseph Lister de enfeksiyon riskine karşı fenol çözeltisi kullanarak kangren oluşumunu engellemeyi başarmıştı. Artık operasyon sonrası oluşabilecek olası komplikasyonları en aza indirerek yaralıları kurtarma şansı önemli ölçüde artmıştı, bundan sonra cerrahlar daha sağlıklı koşullarda çalışabileceklerdi; ancak şimdi başka bir sorun vardı: Ateşli silah teknolojisinde yaşanan gelişmelere paralel olarak, sayıları hızla artan yaralıların tedavisi için açık denizde artık daha geniş alanlara ihtiyaç duyuluyordu. Bu ihtiyacı karşılamak için çok geçmeden yüksek hizmet standartlarına sahip tam teçhizatlı hastane gemileri inşa edilmeye başlanacak, XX. yüzyılda hızla gelişen modern havacılık faaliyetleriyle birlikte, ağır yaralıların hastane gemilerinden karaya nakledilmeleri de en sonunda mümkün hale gelecekti.