Sina’dan Büyük Taarruz’a Çıplak Ayaklı Bir Kahraman “Abdurrahman Oğlu Abdurrahman”

Melih ASAROĞLU

Genel seferberliğin ikinci yılıydı. Cephelerdeki asker zayiatları, oluşturulan takviye kuvvetlerle giderilmeye çalışılıyordu. Böyle günlerden birinde Aydın Eski Çine kazası askerlik şubesi Yüzbaşı’nın karşısında onsekizine yeni girmiş, çıplak ayaklı bir yörük çocuğu duruyordu. “Kumandanım, Askere gitmek için çağırmışsınız. Muhtarlıktan haber geldi. Kabalar köyünden Gemberoğulları’ndan Çanakkale şehidi Abdurrahman oğlu Hüseyin’in kardeşi Abdurrahman oğlu Abdurrahmanım.”

Yüzbaşı, bir süre bu Yörük çocuğunu süzdükten sonra gözü ayaklarına ilişti. Ayağında hiçbir şey yoktu. Abdurrahman oğlu Abdurrahman yalınayak bekliyordu.

Kumandan sordu:

-“Evlat, senin çarıkların yok mu?”

-“Yok kumandanım. Çarıklık derimiz yoktu. Bir hayvanımız ölürse derisini satarız. Ama çarıklık yapmayız.”

-“Peki bu ayakla dağda nasıl gezersin?”

-“Ben alışkınım kumandanım. Ayaklarım nasırlıdır. Ayak parmaklarımın arası yarıktır. Bez sararak idare ederim.”

-“Çift sürer misin evlat?”

-“Evet kumandanım. Onu da çıplak ayakla sürerim. Çıplak ayakla çift çok güzel sürülür.”

-“Oğlum senin ayakların, buzda, donda, kırağıda üşümez mi?

-“Üşür ama ona da alıştım kumandanım.”

Yörük çocuğunun bu hâli Yüzbaşı’yı çok üzmüştü.

-“Bak oğlum! Seni asker yazacağım. Buradan Aydın’a kadar yürüyeceksiniz. Aydın’dan trenle İzmir’e varacaksınız. İzmir Limanı’ndan da gemi ile Hayfa Limanı’na deniz yolculuğu yapacaksınız. Uzunca bir tren yolculuğundan sonra da Sina’ya ulaşacaksınız. Oradan da cephe hattına geçeceksiniz. Sen savaşabilir misin çocuğum?

-“Savaşmayı öğrenirim kumandanım.”

“Peki evladım. Sana üç gün sonra haber göndereceğim. Ailenle helalleş. Üç gün sonra çağırdığımda buraya gelirsin.”

“Başüstüne kumandanım.”

Yüzbaşı’nın Yörük çocuğunu cepheye bu şekilde sevk etmeye içi razı olmamıştı. Mesleğinin dışında kunduracılığa da meraklı olan Yüzbaşı, bu yörük çocuğu için tuzlu ham deriden bir çift çarık yapmıştı. Abdurrahman oğlu Abdurrahman, şubeye tekrar geldiğinde kendisini çıplak ayaktan kurtaracak çarıkları da hazırdı. “Bak evladım. Sen bu çarıkları kaybetme. Çöl kumları çok sıcak olur. Ayağını yakar. Bu çarıklar senin çok işine yarayacak.” Bunun üzerine sevinçle Yüzbaşı’sının elini öpen Abdurrahman oğlu Abdurrahman, asker kafilesi ile Aydın’ın yolunu tuttu. Yüzbaşı’nın yaptığı bu çarıklar sadece ayaklarını kızgın çöl kumundan korumakla kalmayacak, Kıbrıs esir kampında açlıktan öleceği bir anda karnını doyurarak hayatta kalmasına yarayan yiyecek lokmalarına da dönüşecekti.

İzmir Limanı’ndan Hayfa Limanı’na gelen birlikler bütün ağırlıklarını trene yükledi ve Sina’ya sevkiyatları da o anda başlamış oldu. Tren hattı’nın geçtiği bölgeler ordumuzun cephe gerisiydi. Cephe gerisinde İngiliz casusu Lawrence ve onun teşkilatlandırdığı Bedeviler, tren hatlarına zarar veriyor, rayları söküyor, Mehmetçik’le savaşıyordu. Mehmetçik çöl harareti ve düşman cephesi ile mücadele ederken, cephe gerisinde de asiler ile uğraşmak zorunda kalıyordu.

Abdurrahman oğlu Abdurrahman’ın bulunduğu tren çöl hattına doğru yol aldığında kendilerini Lawrence ve pusuya yatmış Bedevilerin beklediğini bilmiyorlardı. Bir patlama sesi duyuldu ve tren kumlara doğru yan yattı. Ardından mitralyöz ateşi eşliğinde Bedeviler saldırıya geçti. Şehit ve yaralılar veren Mehmetçik, uzunca bir çarpışmadan sonra Bedevileri püskürtmüştü. Kumandanlar Sina’ya yaya devam etme kararı aldılar. Tren hattı bölgesinde Bedevi saldırısına uğrayabileceği düşüncesiyle farklı bir rotadan yürüyüşe devam ettiler. Silah, cephane, yiyecek, su, ordu hayvanları ve ağırlıkları, tren yolculuğu yapmak üzere yola çıkan Mehmetçik’in yürüyerek intikalinde çöl yolculuğu şartlarını gittikçe zorlaştırıyordu. Su azalıyordu. Askerler çölde bir su kuyusu ile karşılaşınca sevinçten çılgına dönüyor, ama kuyu başında ölmüş hayvanları görünce su kuyularının İngilizler tarafından zehirlenmiş olduğunu fark ediyorlardı. Geceleri ise birdenbire Bedeviler ortaya çıkıyor, çarpışmalar tekrar başlıyordu. Yiyecek ve su bitmek üzereydi. Ordu hayvanları susuzluktan ölüyor, asker susuzluktan çıldırıyor, çatlayan dudaklarını emerek hayatta kalma mücadelesi veriyordu. Üstelik kendi dininden olanların düşmanla işbirliği yapmaları Mehmetçik’te moral kaybına da sebep olmuştu. Her şey tükenmişti. Ya çöl, ya susuzluk ya da bedeviler hiçbir Mehmetçiğe hayat şansı tanımayacaktı. Subay ve askerler bir araya geldi ve bir karar aldılar. Subaylar rütbelerini söktü. Yeminler edildi. Hiç kimse subaylara komutanım diye hitap etmeyecekti. Esarette de askerlik hukuku geçerli olacak ve bu durum asla düşmana belli ettirilmeyecekti. Alay sancağımız ve silahlar kuma gömüldü. Asker ağlayarak İngiliz’e beyaz bayrak çekti.

İngilizler Mehmetçiği Kıbrıs Adası’ndaki esir kampına götürdüler. Esir kampında yaşam çok zordu. Yemekler alabildiğine kötü idi. Mehmetçikler hayvanların dışkılamasını bekliyor, dışkı içindeki arpa tanelerini çıkarıp tekrar yiyerek açlığını dindirmeye çalışıyordu. Asker son çare olarak çarıklarını kesip kaynatıp yemeye başlamıştı. Çarık derisini ağzında çiğneyen Mehmetçik açlığını bu şekilde bastırıyordu. Abdurrahman oğlu Abdurrahman çarıklarını yediği bir anda aklına Yüzbaşı’sı gelmişti ve gözyaşlarına boğuldu. Mehmetçik düşmana değil talihe esir düşmüştü. Kıbrıs esir kampında bunlar olurken Anadolu’da milli mücadele başlamıştı. Atatürk’ün önderliğindeki Kuvay-ı Milliye var gücüyle düşmanı yurttan atmak için uğraşıyordu. Müttefiklerin elindeki esir Mehmetçiklerin sayısı 200.000’lere ulaşmıştı. İngilizler Türkiye ile anlaşma olmadan esirlerin serbest bırakılmasının kendilerine büyük zararı olacağını düşünüyordu. Çünkü bu esirler Anadolu’da Atatürk önderliğinde Kuvayı- Milliye’ye katılabilirlerdi. Fakat 1920’den itibaren peyderpey esirler yurda geri dönmeye başladı. Yurda geri dönenler arasında Kıbrıs’taki Mehmetçikler de vardı. Esirler ilk önce, İstanbul’daki Selimiye kışlasına yerleştirildiler. İngilizler Mehmetçiği serbest bırakmadan önce onlara şöyle propaganda yapıyordu:

“Anadolu ve Trakya’da başıbozuklar, çalı kakıcılar türedi. Bunlar sizin köylerinizde evinize karınıza, bacınıza tecavüz ediyorlar. Bunlara karşı mücadele etmeniz gerekiyor. Bunlar din düşmanı, Padişah efendinizin düşmanıdır. Kendilerine kuvvacı, millici diyorlar. Sakın onlara yaklaşmayın. Onlara karşı durun.”

Esaretten önce rütbe sökmüş subaylarımız, İngiliz’in bu propagandasına karşı geceleri İngiliz nöbetçileri atlatarak sürüne sürüne asker yatakhanesine giriyor ve Mehmetçiğe:

“Sakın ha inanmayın. İngiliz propaganda yapıyor. Türkü Türk’e kırdıracaklar. Anafartalar kahramanı Mustafa Kemal Paşa İngiliz’e karşı mücadeleye başlamış. Biz buradan çıkar çıkmaz hep birlikte Kuvay-ı Milliye’ye katılacağız.”

diyerek İngiliz propagandasını çökerttiler ve serbest bırakıldıklarında askerleriyle birlikte hemen Kuvay-ı Milliye’ye iştirak ettiler. Abdurrahman oğlu Abdurrahman da 26 Ağustos1922’de Afyon’un güney cephesinden hücum eden askerler arasındaydı. Dumlupınar Meydan Muharebesi’ndeki zaferin ardından hiç durmayarak 10 günde İzmir’e yürümüşlerdi. Savaş bittiğinde terhis olup, köyüne geldi. Evlendi. Hayata atıldı. 3 oğlan ve 2 kız çocuğu babası oldu.

Büyük önder Mustafa Kemal Atatürk ve Abdurrahman oğlu Abdurrahman gibi nice vatansever Türk çocuğu, temeli Türk kahramanlığı ve yüksek Türk kültürü olan Türkiye Cumhuriyeti’ni yalınayaklarıyla, yüreklerindeki azim, inanç ve kararlılıklarıyla kurdular. Onlara karşı en büyük vefa borcumuz, Türkiye Cumhuriyeti’ni dünya ulusları içerisinde parmakla gösterilen noktalara eriştirebilmek, Türkiye Cumhuriyeti’ni saygın, şerefli ve müreffeh bir şekilde 22. yüzyıla taşıyacak genç beyinlere muhtaç oldukları kudretin damarlarındaki asil kanda mevcut olduğu bilincini aşılamaktır.