Cem Gürdeniz - Emekli Amiral
24 Temmuz 1923’te imzalanan Lozan Antlaşması, Türkiye Cumhuriyeti’nin temel uluslararası belgesidir. Bir barış düzenlemesinden çok daha fazlası olan antlaşma, Türk Kurtuluş Savaşı’nın diplomatik olarak tanınmasını sağlamış ve Birinci Dünya Savaşı sonrasında oluşturulan düzen altında siyasi yok oluş tehlikesiyle karşı karşıya kalan bir milletin egemenliğini yeniden tesis etmiştir. Bu anlamda Lozan, yalnızca bir antlaşma değil, büyük fedakârlıklarla kazanılan bir zaferin hukuki ve diplomatik teyididir.
Savaş Meydanında Şekillenen Sınırlar
Lozan’da oluşturulan toprak düzenlemesi, yalnızca diplomatik pazarlıkların ürünü değildi. Büyük Taarruz’un yarattığı ve Mudanya Ateşkes Antlaşması’yla pekiştirilen askerî gerçekleri yansıtıyordu. Antlaşmada kabul edilen sınırlar, büyük ölçüde Türk silahlı kuvvetlerinin 1922’nin sonlarına kadar ulaştığı harekât sınırlarıyla örtüşüyordu. Dolayısıyla bu sınırlar, bir konferans masasının etrafında keyfî biçimde müzakere edilmemiş, savaş meydanında kazanılan askerî başarılarla şekillenmişti.
Türk Kurtuluş Savaşı esas olarak karada yürütüldü; ancak başarısı büyük ölçüde deniz lojistiğine bağlıydı. 1920’den itibaren hayati öneme sahip silah ve mühimmat, Sovyet Rusya’dan Karadeniz üzerinden Anadolu’ya ulaştırılarak millî mücadelenin harekâtını sürdürebilmesini sağladı. Doğu cephesinin güvence altına alınmasının ardından Türk kuvvetleri batıya doğru ilerledi ve bu ilerleyiş, Mustafa Kemal’in ünlü “Ordular, ilk hedefiniz Akdeniz’dir” emri doğrultusunda Eylül 1922’de İzmir’in kurtuluşuyla doruğa ulaştı. Kısa bir süre sonra Doğu Trakya da askerî zaferin diplomatik sonuçları sayesinde yeni bir çatışmaya gerek kalmadan Türk egemenliğine kavuştu.
Kapitülasyonların Sona Ermesi ve Deniz Egemenliğinin Yeniden Kazanılması
Lozan’ın tarihsel önemi, ortaya koyduğu toprak haritasının çok ötesine uzanır. En kalıcı kazanımlarından biri, Osmanlı egemenliğini yüzyıllar boyunca ciddi biçimde zayıflatan ülke dışılık ayrıcalıkları sistemi olan kapitülasyonların kesin olarak kaldırılmasıydı. Bu imtiyazlar, yabancı devletlere adli, ticari, mali ve gümrükle ilgili konularda geniş bir denetim yetkisi tanımış; imparatorluğu adı üzerinde siyasi açıdan bağımsız, uygulamada ise ekonomik bakımdan kısıtlanmış hâle getirmişti. Siyasi bağımsızlığın ekonomik egemenlik olmadan eksik kalacağının tamamen farkında olan Türk heyeti, müzakereler boyunca bu konuda taviz vermeyi reddetti. Bu nedenle kapitülasyonların kaldırılması, Cumhuriyet’in bağımsız hukuk düzeninin, millî ekonomisinin ve egemen devlet yapısının temel taşı oldu.
Akdeniz Türklerinin denizci milleti açısından bu kazanım, ilave bir stratejik boyut taşıyordu. Daha sonra 1926 tarihli Kabotaj Kanunu’yla güçlendirilen kıyı ticareti üzerindeki tam egemenlik haklarının yeniden tesis edilmesi, Osmanlı’nın son dönemlerinde giderek zayıflayan denizcilik geleneğini yeniden canlandırdı. Ekonomik bağımsızlık, kıyı suları üzerinde millî yargı yetkisi ve deniz egemenliğinin yeniden ileri sürülmesi, Akdeniz Türkünün denize dönüşünün başlangıcını oluşturdu. Bu süreç, on üç yıl sonra 1936 Montrö Sözleşmesi’yle jeopolitik doruk noktasına ulaşacaktı.
Lozan Antlaşması ve Deniz Jeopolitiği
Lozan Antlaşması, tarihî kazanımlarına rağmen Türkiye’nin deniz jeopolitiğiyle ilgili sorunlarını bütünüyle çözüme kavuşturmadı. Kapitülasyonları kaldırarak ekonomik egemenliği güvence altına almasına karşın, bugün Mavi Vatan olarak kavramsallaştırılan yapının iki temel bileşeni stratejik bakımdan eksik kaldı. Bunlar, Türk Boğazları’nı düzenleyen rejim ile Ege adalarının statüsüydü.
Çözüme kavuşmayan ilk mesele Türk Boğazları’yla ilgiliydi. Lozan düzenlemesinin ayrılmaz bir parçası olarak imzalanan Boğazlar Rejimine İlişkin Sözleşme uyarınca Türkiye, bu hayati deniz koridoru üzerinde tam egemenliğini geri kazanamadı. Boğazlar bölgesi askerden arındırıldı, geçiş özgürlüğü uluslararası güvence altına alındı ve uygulama, Türk hükûmetinden bağımsız biçimde faaliyet gösteren Uluslararası Boğazlar Komisyonunun denetimine bırakıldı. Sonuç olarak egemenlik resmî bakımdan Türkiye’ye ait olsa da ülkenin en kritik deniz geçidi, önemli uluslararası kısıtlamalara tabi olmaya devam etti.
Çözüme kavuşturulamayan ikinci mesele, Anadolu kıyılarının hemen açığında bulunan Ege Denizi’ndeki adalarla ilgiliydi. Türk Kurtuluş Savaşı’nda kazanılan askerî zaferler, ülkenin karadaki toprak bütünlüğünü güvence altına almış; ancak denizde benzer stratejik kazanımlara dönüştürülememişti. Bu sonuç, Lozan heyetinin diplomatik yetersizliklerinden kaynaklanmıyordu. Aksine, savaş sonrası güç dengelerinin gerçeklerini, Türk Deniz Kuvvetlerinin yıllarca süren kesintisiz çatışmaların ardından sahip olduğu sınırlı harekât kabiliyetini ve Türkiye’nin denizcilikle ilgili konulardaki müzakere gücünü ciddi biçimde kısıtlayan daha geniş uluslararası ortamı yansıtıyordu.
Bu nedenle antlaşma, stratejik bakımdan önem taşıyan bazı adaları Türk egemenliğinin dışında bıraktı. 1878’den beri İngiliz idaresi altında bulunan ve 1914’te Britanya tarafından resmen ilhak edilen Kıbrıs, Lozan düzenlemesiyle İngiliz egemenliğinde kaldı. Benzer şekilde Türkiye, 15. madde uyarınca On İki Ada üzerindeki bütün hak ve iddialarından vazgeçerek egemenliği İtalya’ya devretti. Güneybatı Anadolu kıyılarının hemen açığında bulunan bu adalar, daha sonra 1947 Paris Barış Antlaşması’yla Yunanistan’a geçerek Doğu Akdeniz’de yeni ve kalıcı bir stratejik gerçeklik yarattı. Antlaşmanın 12. maddesi Midilli, Sakız, Sisam ve Nikarya üzerindeki Yunan egemenliğini teyit ederken Gökçeada (İmroz), Bozcaada (Tenedos) ve Tavşan Adaları Türk egemenliğinde kaldı. 13. madde ayrıca Midilli, Sakız, Sisam ve Nikarya’nın deniz üslerine veya tahkim edilmiş mevkilere dönüştürülmeyeceğini hükme bağlayarak yalnızca yerel güvenlik için gerekli sınırlı askerî ve polis kuvvetlerine izin verdi. Bunlara ilave olarak Limni ve Semadirek de Boğazlar Sözleşmesi’yle oluşturulan askerden arındırılmış rejime dâhil edildi.
Türk bakış açısına göre bu hükümler, Anadolu ana karasına yalnızca birkaç deniz mili mesafede bulunan adaların silahlandırılmasını engelleyerek Ege’de dengeli bir güvenlik mimarisi oluşturmayı amaçlıyordu. Ancak bu denge zamanla aşındı. Günümüzde, Lozan düzenlemesiyle askerden arındırılmış statüleri güvence altına alınan adaların birçoğu Yunanistan tarafından önemli ölçüde silahlandırılmış ve bu durum, çağdaş Ege jeopolitiğindeki başlıca hukuki ve stratejik anlaşmazlıklardan biri hâline gelmiştir. Bu dönüşüm, Lozan’da öngörülen güvenlik ortamını temelden değiştirmiştir ve Türk-Yunan deniz ilişkilerinin merkezî meselelerinden biri olmayı sürdürmektedir.
Donanmasız Bir İmparatorluğun Mirası
Lozan’da Türk Boğazları konusunda Türkiye’ye getirilen kısıtlamalar, esas olarak hukuki nitelikte değildi; dönemin güç dengesini ve savaştan galip çıkan İtilaf devletlerinin güvenlik algılarını yansıtıyordu. Özellikle Britanya, yalnızca zayıf bir donanmaya sahip bir devletin dünyanın en stratejik deniz geçitlerinden birinin güvenliğini ve seyir serbestisini tek başına garanti edemeyeceği görüşünü savunuyordu. Bunun sonucunda Boğazlar askerden arındırıldı, geçiş rejimi uluslararasılaştırıldı ve yönetimleri Türk hükûmeti yerine Uluslararası Boğazlar Komisyonuna verildi.
Bu düzenleme, Osmanlı İmparatorluğu’ndan devralınan askerî mirasa dayanıyordu. Birinci Dünya Savaşı’nın sonunda Osmanlı Donanması, güvenilir bir muharip güç olma özelliğini fiilen yitirmişti. Ekim 1923’te Cumhuriyet ilan edildiğinde, büyük ölçüde harekât yapamaz durumda olan bir filo devralındı. Donanmanın en güçlü unsuru olan muharebe kruvazörü Yavuz faal değildi; deniz doktrini ile mesleki eğitim yıllarca süren savaşların ardından gerilemişti. İstanbul’un işgali ve askerden arındırılması da deniz üslerinin, tersanelerin ve onarım tesislerinin etkin kullanımını ciddi biçimde sınırlandırmıştı. Ankara hükûmeti, bu koşullar altında diplomatik çabalarını anlaşılır biçimde Misak-ı Millî’nin uluslararası alanda tanınmasını sağlamaya, kapitülasyonları kaldırmaya ve yeni Cumhuriyet’in egemenliğini tesis etmeye yoğunlaştırdı. Böyle bir ortamda Boğazlar üzerinde tam askerî denetim talep etmek, hem Türkiye’nin diplomatik gücünü hem de askerî kabiliyetlerini aşacaktı.
Deniz gücündeki aynı dengesizlik, Ege’deki düzenlemenin de şekillenmesinde etkili oldu. Adaların çoğu, Lozan müzakerelerinin başlamasından çok önce Yunan Bağımsızlık Savaşı, Trablusgarp Savaşı ve Balkan Savaşları sırasında kaybedilmişti. Türk ordusu Anadolu’da kesin bir zafer kazanmasına rağmen karadaki başarıyı denizde stratejik kazanımlara dönüştürmek için gerekli deniz gücünden yoksundu. Bu nedenle karadaki askerî harekâtların ortaya çıkardığı toprak sonuçları uluslararası alanda tanınırken 1913-1914 yıllarında oluşan deniz statükosu büyük ölçüde değişmeden kaldı. Dolayısıyla Ege adalarının kaderini belirleyen unsur, diplomatik beceriden çok mevcut deniz gücü dengesiydi. Daha güçlü ve harekât kabiliyetine sahip bir Türk filosu, nihai toprak düzenlemesinin mutlaka farklı olacağı kesin olarak ileri sürülemese bile Ankara’nın müzakere konumunu kuşkusuz güçlendirirdi.
Bununla birlikte Türk heyeti, Anadolu kıyılarının hemen açığındaki adaların stratejik önemini açıkça kavramıştı. Meis tartışması bunun belki de en belirgin örneğidir. İsmet İnönü, 4 Haziran 1923’te Lozan Konferansı sırasında Anadolu ana karasına yalnızca iki kilometre mesafede bulunan adanın Anadolu’nun doğal bir coğrafi uzantısını oluşturduğunu ve Türkiye’ye katılmasının Küçük Asya’nın güvenliği açısından zorunlu olduğunu savundu. Dikkat çekici biçimde İnönü’nün savı, tarihî veya etnik iddialara değil, tamamen jeopolitik ve stratejik değerlendirmelere dayanıyordu. Britanya’nın öncülük ettiği İtilaf devletleri bu gerekçeyi reddederek adanın İtalyan egemenliğinde kalmasında ısrar etti. Anlaşmazlığı uzatmanın barış düzenlemesinin tamamını tehlikeye atabileceğini gören İnönü, sonunda bu talepten vazgeçti ve konferans tutanaklarında bu tavizi, barışın sağlanması uğruna verilen “çok ağır bir fedakârlık” olarak tanımladı.
Meis tartışması, Cumhuriyet’in kurucularının gelişmiş bir deniz jeopolitiği anlayışına sahip olduğunu göstermesi bakımından özellikle açıklayıcıdır. Stratejik vizyonları, Mavi Vatan gibi kavramların jeopolitik literatüre girmesinden çok önce Doğu Akdeniz ile Ege’nin belirleyici önemini açıkça kavramıştı. Onları kısıtlayan unsur, stratejik öngörü eksikliği değil, bu vizyonu destekleyecek yeterli deniz gücünün bulunmamasıydı. Lozan bu bakımdan denizcilik tarihinin zamana meydan okuyan bir ilkesini ortaya koymaktadır: Diplomasi, deniz gücüyle yaratılan kazanımları koruyabilir; ancak onun yerini alamaz. Meis hakkındaki müzakereler, deniz stratejisinin nihayetinde denizcilik kabiliyetine nasıl bağlı olduğunun en açık örneklerinden biri olmayı sürdürmektedir.
Montrö Müzakereleri
23 Haziran-20 Temmuz 1936 tarihleri arasında gerçekleştirilen Montrö Konferansı, büyük güçlerin birbiriyle çatışan karmaşık çıkarları ve Türkiye’nin Türk Boğazları üzerindeki tam egemenliğini yeniden tesis etme kararlılığı ortamında gerçekleşti. Müzakereler yalnızca büyük güçler arasındaki stratejik rekabeti değil, Lozan’dan bu yana uluslararası güvenlik ortamında meydana gelen köklü dönüşümü de yansıtıyordu.
Boğazlar, Britanya açısından bir Türk meselesinden çok daha fazlasıydı. İngiliz deniz stratejisi, Akdeniz ile Karadeniz arasındaki kısıtlamasız erişimi deniz üstünlüğünün korunması ve Sovyetler Birliği’ni ilgilendiren gelişmeleri etkileme kabiliyetinin sürdürülmesi açısından vazgeçilmez görüyordu. Bu nedenle Londra, Boğazlar’ın bütünüyle tek bir kıyı devletinin münhasır askerî denetimine verilmesine karşı çıkıyordu. Buna karşılık Sovyetler Birliği, Boğazlar’ı öncelikle kendi güvenliği açısından değerlendirerek Karadeniz’e kıyısı bulunmayan devletlerin donanmalarının sınırsız erişimini engellemeye çalışıyordu. Lozan’da oluşturulan Boğazlar rejimi, birbiriyle rekabet hâlindeki bu stratejik yaklaşımlar arasında bir uzlaşmayı temsil ediyordu. Aynı zamanda Birinci Dünya Savaşı sonrasındaki uluslararası düzen, barışın korunmasının bir yolu olarak önemli su yollarının uluslararası denetim altında tutulmasını destekliyordu. Süveyş Kanalı ve Kiel Kanalı gibi su yollarını düzenleyen uygulamalar bu anlayışı yansıtıyor, Lozan kapsamında kurulan Uluslararası Boğazlar Komisyonu da aynı hukuki ve siyasi gelenekten doğuyordu.
Değişen Stratejik Ortam
Ancak 1936’ya gelindiğinde jeopolitik manzara köklü biçimde değişmişti. Lozan düzenlemesinin temelini oluşturan varsayımlar büyük ölçüde çökmüştü. Almanya açıkça yeniden silahlanmaya başlamış, Faşist İtalya giderek daha saldırgan bir Akdeniz politikası benimsemiş ve Avrupa’da yeni bir büyük savaş olasılığı giderek belirgin hâle gelmişti. İtalya’nın 1935’te Habeşistan’ı (Etiyopya) işgal etmesi ve Japonya’nın 1931’de Mançurya’yı ele geçirmesi, Birinci Dünya Savaşı’nın ardından kurulan kolektif güvenlik sisteminin hızla parçalandığını gösteriyordu. Türkiye, bu gelişmelerin Boğazlar’ın askerden arındırılmasının ardındaki stratejik gerekçeyi temelden değiştirdiğini fark etti. Ankara, dikkatli bir diplomasi izleyerek savunmasız bir Boğazlar rejiminin artık uluslararası barışa hizmet etmediğini, aksine tehlikeli bir güvenlik boşluğu yarattığını başarıyla savundu. 1923’te askerden arındırılmasında ısrar eden devletler, zamanla dünyanın en kritik deniz geçitlerinden birini savunma sorumluluğunun yeniden Türkiye tarafından üstlenilmesini kabul etti.
Ancak Montrö’de elde edilen başarı yalnızca diplomasiyle açıklanamaz. Cumhuriyet, Lozan ile Montrö arasındaki on üç yıl boyunca deniz gücünü sistemli biçimde yeniden inşa etmişti. Muharebe kruvazörü Yavuz kapsamlı bir modernizasyonun ardından yeniden faal hizmete girmiş, İtalya’dan alınan yeni muhripler ile İtalya ve Hollanda’dan satın alınan modern denizaltılar filoyu önemli ölçüde güçlendirmişti. Gölcük Deniz Üssü’nün kurulması da Türk Deniz Kuvvetlerine modern bir harekât ve lojistik merkezi kazandırmıştı. Montrö Konferansı toplandığında Türkiye; bir muharebe kruvazörü, dört muhrip ve beş denizaltı etrafında şekillenen güvenilir bir deniz gücüne sahipti. Bu güç, Cumhuriyet’in artık Boğazlar’ı kendi imkânlarıyla savunabilecek durumda olduğunu göstermek için yeterliydi. Dolayısıyla 1936’da Boğazlar üzerindeki tam Türk egemenliğinin yeniden kurulması, hem elverişli uluslararası koşulların hem de güvenilir bir millî denizcilik kabiliyetinin ortaya çıkmasının sonucuydu. 1923’ün stratejik gerçekleri altında başarılamayan şey, Türkiye’nin hem diplomatik konumunu hem de deniz gücünü köklü biçimde değiştirmesi sayesinde 1936’da ulaşılabilir hâle geldi.
Lozan’ın Tamamlanması
Bu nedenle Lozan ve Montrö, birbirleriyle yarışan değil, birbirlerini tamamlayan kazanımlar olarak değerlendirilmelidir. Lozan, karada kazanılan zaferle Cumhuriyet’in toprak ve siyaset temellerini güvence altına alırken Montrö, Türk Boğazları üzerindeki deniz egemenliğini yeniden tesis ederek bu kazanımı tamamladı. Lozan, Türk Kurtuluş Savaşı’nın diplomatik bakımdan pekiştirilmesini temsil ederken Montrö, Cumhuriyet’in en hayati deniz geçidi üzerindeki denetimini geri kazandırdı ve Türk egemenliğinin eksik kalan deniz boyutunu tamamladı.
Mustafa Kemal Atatürk de bu değerlendirmeyi paylaşıyordu. Montrö Sözleşmesi’nin imzalanmasının ardından anlaşmayı, millî güçle desteklenen diplomasinin barışçıl fakat tarihî sonuçlar elde edebileceğinin kanıtı olarak tanımladı. Konferansın hemen ardından yayımlanan mesajında Atatürk; zekâ, akıl, millî kararlılık ve Türk silahlı kuvvetlerinin gücünün yalnızca Türkiye için değil, uluslararası barış açısından da faydalı bir sonuç ortaya çıkardığını vurguladı. Yaveri Cevat Abbas Gürer tarafından kaydedilen ve 10 Kasım 1941’de Cumhuriyet’te yayımlanan daha sonraki değerlendirmesi ise çok daha açıklayıcıydı: “Bugün bayram günüdür. Nedenini biliyor musunuz? Çünkü Lozan, Montrö ile taçlanmıştır. Lozan kendi içinde bütündü ve tarihteki yerini daima koruyacaktır. Ancak üzüntü vermeye devam eden bir mesele vardı: Boğazlar. Bu mesele Montrö’de çözüldü.”
İki antlaşma arasındaki sürekliliği bundan daha iyi anlatan çok az ifade vardır. Montrö, Lozan’ın en önemli denizcilik kısıtlamasını ortadan kaldırarak onu yetkinleştirdi. Montrö’nün önemi Türkiye’nin çok ötesinde de kabul edildi. Uluslararası gözlemciler, sözleşmeyi yalnızca mevcut bir antlaşmanın yeniden düzenlenmesi olarak değil, Cumhuriyet’in dünyanın stratejik açıdan en hassas su yollarından birinin sorumluluğunu üstlenebilecek egemen bir bölgesel güç olarak ortaya çıktığının kanıtı şeklinde değerlendirdiler.
Bu dönüşüm, değerlendirmesi 21 Temmuz 1936’da yayımlanan ve ertesi gün Türk gazetesi Akşam’da yeniden basılan Daily Telegraph tarafından etkili biçimde özetlendi. Gazete, bir zamanlar “Avrupa’nın Hasta Adamı” olarak tanımlanan devletin güçlü ve kendine güvenen bir millete dönüştüğünü belirtti. Gazeteye göre yeni sözleşme, bu köklü dönüşümü resmen kabul ediyordu. Geriye dönüp bakıldığında Montrö, Boğazlar rejiminin yeniden düzenlenmesinden çok daha fazlasını temsil ediyordu. Kalıcı deniz egemenliğinin, birbirini karşılıklı olarak güçlendiren üç unsura ihtiyaç duyduğunu gösteriyordu: diplomatik meşruiyet, askerî kabiliyet ve elverişli jeopolitik zamanlama. Cumhuriyet, 1936’da bu üç unsura aynı anda sahip olduğu için başarılı oldu. Lozan devleti kurmuş, Montrö ise bu devlete en hayati deniz alanı üzerinde tam egemenliğini kullanma gücü kazandırmıştı.
Lozan-Montrö Kardeşliği
Lozan ve Montrö, iki ayrı uluslararası anlaşma olarak değil, aynı millî egemenlik mücadelesinin birbirini izleyen aşamaları olarak görülmelidir. Bu iki antlaşma, Türkiye Cumhuriyeti’nin önce toprak bağımsızlığını, ardından deniz egemenliğini güvence altına aldığı kesintisiz bir stratejik süreci temsil etmektedir. Lozan, Cumhuriyet’in uluslararası meşruiyetini tesis etmiş ve Kurtuluş Savaşı’nın toprakla ilgili sonuçlarını teyit etmiş; Montrö ise Türk Boğazları üzerindeki tam egemen denetimi yeniden sağlayarak bu kazanımı tamamlamıştır. Bu anlamda antlaşmalardan biri, diğeri olmadan tam olarak anlaşılamaz. Lozan, Türk Kurtuluş Savaşı’nın karada yarattığı askerî gerçeklerin diplomatik olarak tanınmasıydı. Montrö ise değişen uluslararası ortamdan ve temelden güçlenmiş bir Türk devletinden yararlanarak bu egemenliği deniz alanına taşıdı. Lozan Türkiye’nin toprak egemenliğinin hukuki temelini oluşturduysa Montrö de Boğazlar üzerindeki deniz egemenliğinin hukuki temeli oldu. İki antlaşma birlikte, Cumhuriyet’in jeopolitik mimarisinin üzerine inşa edildiği ikiz sütunları meydana getirmektedir.
Aralarındaki ilişki, uluslararası siyasetin daha kapsamlı bir ilkesini de ortaya koymaktadır. Hukuki anlaşmalar egemenliği tek başına korumaz. Uluslararası hukuk ancak siyasi kararlılık, askerî kabiliyet ve stratejik vizyonla desteklendiği zaman etkili kalır. Cumhuriyet, Montrö’de hukuki gerekçelerin 1923’ten bu yana değişmesi nedeniyle değil, Türkiye’nin bu gerekçelerin ileri sürüldüğü jeopolitik koşulları dönüştürmesi sayesinde başarılı oldu. Türkiye, diplomatik beceriyi yeniden canlandırılmış bir donanmayla birleştirerek ve hızla değişen uluslararası güç dengesini doğru yorumlayarak on üç yıl önce ulaşılamayan haklarını barışçıl yollarla geri kazandı.
Lozan ve Montrö’nün stratejik dersleri günümüzde de son derece geçerlidir. Montrö Sözleşmesi’nin korunması, yalnızca Türkiye’nin millî güvenliği için değil, Karadeniz bölgesinin istikrarı açısından da hayati önemdedir. Sözleşme yaklaşık doksan yıldır dış deniz güçleri arasındaki rekabetin Karadeniz’i istikrarsızlaştırmasını engellemiş ve modern uluslararası hukukun en kalıcı deniz güvenliği rejimlerinden birini sağlamıştır. Aynı şekilde Lozan’da Doğu Ege adalarıyla ilgili oluşturulan askerden arındırma hükümleri de hem hukuki geçerliliğini hem stratejik önemini korumaktadır. Bu hükümlerin uygulanması, Anadolu ile Ege arasındaki güvenlik dengesiyle doğrudan bağlantılıdır. Sonuçta Lozan-Montrö ortaklığının kalıcı mirası, zamana meydan okuyan bir jeopolitik gerçekte yatmaktadır: Deniz egemenliği olmadan toprak egemenliği eksik kalır. Lozan Cumhuriyet’in karadaki yerini güvence altına alırken Montrö onun deniz geçidi üzerindeki denetimini güvence altına aldı. Bu iki antlaşma birlikte, askerî zafer sonucunda doğan bir devleti hem ana vatanını hem de çevresindeki denizleri koruyabilen egemen bir deniz gücüne dönüştürdü. Bu ayrılmaz miras, Türkiye Cumhuriyeti’nin stratejik temellerini belirlemeyi sürdürmektedir.
Montrö Rejiminin Barışa ve Türkiye’nin Güvenliğine Etkisi
Boğazlar Rejimi Hakkında Montrö Sözleşmesi, Lozan Antlaşması’nın Boğazlar’la ilgili hükümlerini değiştirmekten çok daha fazlasını yaptı. Türkiye’nin dünyanın stratejik açıdan en önemli deniz geçitlerinden biri üzerindeki tam egemen yetkisini yeniden tesis etti ve yaklaşık doksan yıldır dikkat çekici bir dayanıklılık sergileyen bir güvenlik rejimi oluşturdu. Çok az uluslararası anlaşma hem millî çıkarlara hem de bölgesel istikrara hizmet etmeyi sürdürürken böylesine uzun ömürlü olabilmiştir.
Montrö, Türkiye açısından İstanbul ve Çanakkale boğazları üzerindeki tam stratejik denetimin yeniden kurulmasını temsil ediyordu. Bu kazanım, Boğazlar’ın askerî bakımdan savunulmasının çok ötesine uzanıyordu. Sözleşme, Boğazlar’ın yeniden silahlandırılmasına izin vererek Trakya, Marmara Denizi ve Anadolu arasındaki stratejik devamlılığı yeniden kurdu ve Lozan rejiminin yarattığı güvenlik boşluğunu ortadan kaldırdı. Türkiye, Osmanlı İmparatorluğu’nun gerileme döneminden bu yana ilk kez başlıca deniz geçidini kendi millî çıkarları doğrultusunda savunma konusunda sınırsız hak ve kabiliyete sahip oldu. Yabancı deniz güçlerinin savunmasız bir Boğazlar sistemi üzerinden İstanbul’u tehdit edebildiği dönem sona ermişti. Bu bakımdan Montrö, yalnızca bir seyir anlaşması olarak değil, Türk deniz egemenliğinin ve toprak güvenliğinin anayasal bir belgesi olarak değerlendirilmelidir.
Montrö’nün kalıcı önemi, dünyanın en başarılı bölgesel deniz güvenliği düzenlemelerinden birini oluşturmasında yatmaktadır. Sözleşme, çoğu zaman birbiriyle bağdaşmaz görünen iki hedefi uzlaştırdı: Ticari seyrüsefer özgürlüğünü korurken stratejik istikrarsızlığı önlemek. Ticaret gemilerine barış zamanında geçiş özgürlüğü güvence altına alınırken savaş gemilerinin geçişi; gemi sınıfına, deplasmana, toplam tonaja, bildirim yükümlülüklerine ve kalış süresine dayalı, dikkatle ayarlanmış bir hukuki kısıtlamalar sistemine tabi tutuldu.
Bu hükümler, Karadeniz’e kıyısı bulunan devletlerle kıyısı bulunmayan deniz güçleri arasında dengeli bir ilişki oluşturdu. Karadeniz’e kıyısı olmayan devletlerin burada kalıcı veya ezici bir deniz gücü bulundurması engellenirken Karadeniz’in ne kapalı bir iç denize ne de küresel deniz rekabetinin sınırsız bir sahasına dönüşmesine izin verildi. Karadeniz; Akdeniz, Atlantik veya Pasifik’in aksine uçak gemisi taarruz gruplarının, büyük amfibi birliklerin veya bölge dışı donanmaların kalıcı konuşlanmalarının olağan biçimde hâkim olduğu bir harekât alanına dönüşmedi. Dikkatle tasarlanan bu denge, yaklaşık doksan yıl boyunca Karadeniz’i diğer deniz bölgelerine özgü kesintisiz deniz silahlanma rekabetinden yalıttı. Bu nedenle Montrö, yalnızca seyrüseferi düzenleyen bir hukuki belge olarak değil, kalıcı bir bölgesel silah kontrol mekanizması olarak da işlev gördü. Türkiye bu dönem boyunca söz konusu rejimin başlıca koruyucusu ve tarafsız uygulayıcısı oldu.
Sözleşme’nin en önemli stratejik katkılarından biri, silahlı çatışma ve yakın savaş tehdidi dönemlerinde Türkiye’ye tanıdığı yetkidir. Uygulamayı çok uluslu kurumlara bırakan birçok uluslararası denizcilik anlaşmasının aksine Montrö, belirleyici yetkiyi egemen Türk devletine vermektedir. Türkiye savaşa taraf olduğunda veya yakın bir savaş tehdidiyle karşı karşıya bulunduğuna karar verdiğinde, savaş gemilerinin Boğazlar’dan geçişini düzenleme veya engelleme konusunda geniş bir takdir yetkisine sahip olur. Bu hüküm, Sözleşme’nin en önemli egemenlik güvencelerinden birini oluşturmaktadır. Montrö, Türkiye’nin güvenliğini dış güçlere veya uluslararası kuruluşlara tabi kılmak yerine Boğazlar’ın güvenliğinin Türkiye’nin kendi güvenliğinden ayrılamayacağını kabul etmektedir.
Sözleşme’nin uygulamadaki değeri, büyük uluslararası krizler sırasında defalarca doğrulandı. Türkiye’nin İkinci Dünya Savaşı sırasında Montrö’yü uygulaması, çatışmanın dışında kalabilmesine önemli ölçüde katkı sağladı. Sözleşme, savaşan devletlere ait savaş gemilerinin geçişini sınırlandırarak Karadeniz’in büyük bir deniz harekât alanına dönüşmesini önledi ve savaşın Türk Boğazları’na yayılma olasılığını azalttı.
Soğuk Savaş döneminde Karadeniz, NATO ile Varşova Paktı arasındaki başlıca temas bölgelerinden birini oluşturmasına rağmen Montrö, bölge dışı güçlerin kalıcı bir deniz kuvveti yığınağı yapmasını engelledi. Sözleşme, Sovyetler Birliği’nin 1945’ten sonra Boğazlar’da ortak denetim ve askerî üs talep etmesi karşısında Türkiye’nin diplomatik konumunu da güçlendirdi. Geniş çapta tanınan uluslararası bir hukuk rejiminin varlığı, Türkiye’nin uluslararası meşruiyetini büyük ölçüde koruyarak bu talepleri reddetmesini sağladı.
Sözleşme’nin 21. yüzyıldaki en önemli sınavı Rusya-Ukrayna Savaşı sırasında yaşandı. Çatışmaların başlamasının ardından Türkiye, Sözleşme’nin 19. maddesini uygulayarak savaşan devletlere ait savaş gemilerinin geçişini yasakladı; yalnızca Karadeniz’deki ana üslerine dönen gemilere izin verdi. Ankara’nın bu hükmü tutarlı ve tarafsız biçimde uygulaması, önemli stratejik sonuçlar doğurdu. Rusya’nın Karadeniz Filosunu Baltık, Kuzey ve Pasifik filolarından getireceği ilave unsurlarla güçlendirmesini engellerken NATO üyelerinin Karadeniz’e yeni savaş gemileri konuşlandırmasının da önüne geçti. Türkiye böylece Sözleşme’yi bütün taraflara eşit şekilde uygulayarak tarafsızlığını korudu ve çatışmanın bölgede büyük güçler arasında doğrudan bir deniz çatışmasına dönüşmesini engelledi.
Rusya-Ukrayna Savaşı, yaşı ilerlemiş olmasına rağmen Montrö’nün çağdaş uluslararası ilişkilerdeki en etkili bölgesel güvenlik rejimlerinden biri olmayı sürdürdüğünü gösterdi. Sözleşme geçerliliğini yitirmek bir yana, yoğun jeopolitik gerilimin yaşandığı bir dönemde tırmanmayı sınırlama konusunda benzersiz bir kabiliyete sahip olduğunu kanıtladı.
Karadeniz Kıyıdaş Devletlere Aittir
Montrö, Türk Karadeniz politikasına sürekli olarak yön veren daha kapsamlı bir stratejik yaklaşımı da yansıtmaktadır: Karadeniz’in güvenliği, öncelikle ona kıyısı bulunan devletlerin sorumluluğunda kalmalıdır. Bu ilke, dış askerî rekabet yerine bölgesel sahiplenmeyi teşvik etmeyi amaçlayan, birbirini izleyen Türk girişimlerine yön vermiştir. BLACKSEAFOR (2001) ve Karadeniz Uyum Harekâtı (2004) gibi iş birliği mekanizmaları, kıyıdaş devletlerin kendi aralarında güven artırıcı önlemleri ve deniz güvenliği iş birliğini teşvik ederek bu yaklaşımı somutlaştırdı. Siyasi koşullar zaman içinde değişmiş olsa da temeldeki stratejik mantık geçerliliğini korumaktadır: Karadeniz’de kalıcı istikrar, dış deniz güçlerinin sürekli varlığından çok kıyıdaş devletler tarafından sürdürülen dengeli bir bölgesel güvenlik mimarisine bağlıdır.
Lozan ve Montrö birlikte modern Türk egemenliğinin hukuki temellerini oluşturdu. Lozan, kapitülasyonların kaldırılmasıyla siyasi bağımsızlığı ve ekonomik egemenliği güvence altına alırken Montrö, Boğazlar üzerindeki tam egemen yetkiyi yeniden tesis ederek Cumhuriyet’in deniz güvenliği mimarisini tamamladı. Bu nedenle iki antlaşma, birbiriyle yarışan diplomatik kazanımları değil, aynı devlet inşa sürecinin birbirini izleyen aşamalarını temsil etmektedir.
Montrö, Türk Boğazları’nı kalıcı biçimde güvence altına alıp Karadeniz’de istikrarlı bir denge oluştururken Doğu Ege son derece farklı bir stratejik görünüm sunmaktadır. Anadolu kıyılarının hemen açığında bulunan ve askerden arındırılmış statüleri Lozan düzenlemesiyle belirlenen çok sayıda ada, zaman içerisinde hava üslerini, deniz tesislerini ve gelişmiş askerî altyapıyı barındıran ağır biçimde silahlandırılmış mevkilere dönüştürülmüştür.
Türk bakış açısına göre bu gelişme, 1923’te öngörülen güvenlik dengesini temelden değiştirmiştir. Montrö, Lozan’ın Boğazlar’la ilgili başlıca denizcilik kısıtlamasını başarıyla düzeltirken Doğu Ege adalarının silahlandırılması, Türkiye’nin deniz güvenliği mimarisinde kalan en önemli boşluğu temsil etmektedir. Bu nedenle söz konusu adaların hukuki statüsü ve askerî durumu; yalnızca uluslararası hukuk bakımından değil, Türkiye’nin millî güvenliği, deniz stratejisi ve Ege ile Doğu Akdeniz’in gelecekteki istikrarı açısından da 21. yüzyılın merkezî stratejik meselelerinden birini oluşturmaya devam etmektedir.
Sonuç
Lozan Antlaşması ve Montrö Sözleşmesi, birbirinden ayrı diplomatik kazanımlar olarak değil, Türkiye Cumhuriyeti’nin uzun egemenlik mücadelesinin birbirini izleyen ve tamamlayan iki dönüm noktası olarak değerlendirilmelidir. Lozan, Kurtuluş Savaşı sırasında kazanılan askerî zaferin uluslararası alanda tanınmasını sağlamış ve Cumhuriyet’in siyasi ve ekonomik bağımsızlığının hukuki temellerini atmıştır. Montrö ise Türk Boğazları üzerindeki tam egemen denetimi yeniden tesis ederek ve bu egemenliği deniz alanına taşıyarak söz konusu süreci tamamlamıştır. Birlikte, modern Türkiye’nin üzerine inşa edildiği jeopolitik çerçeveyi oluşturmuşlardır. Lozan olmadan Cumhuriyet uluslararası meşruiyetten yoksun kalacak, Montrö olmadan ise deniz egemenliği eksik olacaktı.
Bu iki antlaşmadan çıkarılacak kapsamlı ders, tarihsel bağlamlarının çok ötesine uzanmaktadır. Antlaşmalar, uluslararası hukukun tek başına egemenlik yaratmadığını göstermektedir. Hukuki haklar ancak askerî kabiliyet, ekonomik dayanıklılık, siyasi kararlılık ve stratejik öngörüyle desteklendikleri zaman kalıcılık kazanır. Diplomatik başarı nadiren bağımsız bir kazanımdır; daha çok millî gücün temel dağılımını yansıtır. Lozan’dan Montrö’ye uzanan gelişim, bu ilkeyi dikkat çekici bir açıklıkla ortaya koymaktadır. 1923’te kabul edilen denizcilik kısıtlamaları, uluslararası hukukun esaslı biçimde değişmesi nedeniyle değil, Türkiye’nin stratejik konumunu dönüştürmesi sayesinde 1936’da aşılmıştır. Yeniden canlandırılan ekonomi, yeniden inşa edilen donanma ve değişen jeopolitik ortam, diplomasinin daha önce ulaşılamayan bir sonucu elde etmesini birlikte mümkün kılmıştır.
Bu bakımdan Montrö başarısının gerçek temelini yalnızca diplomasi oluşturmuyordu. Başarı, aynı ölçüde Gölcük Deniz Üssü merkezli Cumhuriyet Donanması’nın sistemli biçimde yeniden inşasına ve millî diplomasiyi destekleyebilecek bir deniz stratejisinin ortaya çıkmasına dayanıyordu. Bu nedenle Montrö, deniz gücünün yalnızca bir savaş aracı değil; aynı zamanda barışın, caydırıcılığın ve diplomatik etkinin vazgeçilmez bir aracı olduğunu hatırlatmaktadır.
Bu derslerin stratejik geçerliliği 21. yüzyılda azalmamıştır. Montrö Sözleşmesi’nin korunması, Karadeniz’de istikrarın sürdürülmesi ve bölgenin büyük güçler arasındaki sınırsız deniz rekabetinin yeni bir sahasına dönüşmesinin engellenmesi açısından hayati önem taşımaktadır. Lozan’da Ege adalarının askerden arındırılmış statüsüyle ilgili belirlenen hukuki hükümlerin savunulmaya devam edilmesi de aynı derecede önemlidir. Bunlar birbirinden bağımsız hukuki meseleler değil, Türkiye’nin daha geniş deniz güvenliği mimarisinin birbiriyle bağlantılı unsurlarıdır.
Nihayetinde denizlerdeki egemenlik hiçbir zaman kalıcı olarak güvence altına alınmış değildir. Toprak sınırlarının aksine deniz egemenliğinin millî kabiliyet, stratejik farkındalık ve siyasi kararlılıkla sürekli olarak desteklenmesi gerekir. Her nesil, önceki nesillerin inşa ettiği temelleri yenilemelidir.
Tarih, deniz gücü ile diplomasinin birbirinden ayrılamayacağını sürekli olarak göstermektedir. Güvenilir bir denizcilik kabiliyetinden yoksun devletler müzakere masasında sınırlı bir etkiye sahipken güçlü donanmalar, dayanıklı ekonomiler ve tutarlı bir jeopolitik vizyonla desteklenen devletler yalnızca çıkarlarını savunmak için değil, uluslararası hukukun gelişimine de yön vermek için daha elverişli bir konumda bulunmaktadır. Lozan’ın ardında Anadolu’nun savaş meydanlarında zafer kazanan askerler, Montrö’nün ardında ise Türkiye’nin deniz egemenliğini yeniden tesis eden, yeniden doğmuş Cumhuriyet Donanması vardı. Mavi Vatan’ın gelecekteki güvenliği de millî güç, denizcilik kabiliyeti ve stratejik vizyon arasındaki aynı kalıcı ilişkiye bağlı olacaktır.