Haber Detayı
13 Mayıs 2021 - Perşembe 21:48 Bu haber 3054 kez okundu
 
Kurtuluştan günümüze Mavi Vatan bilinci
Ünlü deniz tarihçimiz Ali Haydar Emir Alpagut, genç bir üsteğmen iken, Balkan savaşının hemen sonrasında 1913 yılı sonunda o dönem Donanmanın en önemli ve yegâne mesleki yayını olan Deniz Mecmuasına “Donanma İstemezük“ başlıklı bir yazı kaleme alır.
GÜNCEL Haberi
Kurtuluştan günümüze Mavi Vatan bilinci

Cem GÜRDENİZ - Emekli Tümamiral

 

Yazının yazıldığı günlerde Osmanlının özellikle II. Abdülhamit döneminden miras, donanmasızlık döneminin en büyük acısı Ege Adalarının kaybı ile yaşanmıştır. 1912 kışı ve 1913 baharı arasında bağrımızdaki Ege adalarımızın hemen hepsi kaybedilmiştir. Osmanlı değil adalarını, Çeşme gibi İzmir’in yanı başındaki anavatan beldesini bile denizden koruyacak durumda değildir. Alapagut’un bu ruh hali ile bugünün denizcileşme ve devletin deniz jeopolitik hedeflerine sahip çıkma refleksi olarak özetlenebilecek Mavi Vatan bilinci ile mükemmel uyum içinde mesajlar veren yazısının son paragrafı şöyledir.

 

 

Denizden Kopuş Türkleri Orta Asya’nın kızgın çöllerinde çobanlık yapmaya mahkûm eden süreç,aslında 16. Yüzyıl sonrası Osmanlı Sarayında başladı. Denizleri ve donanmayı ihmal ettiler. Bu sürece hegemonya son noktayı Balkan ve Birinci Dünya Savaşı sonunda koydu. 1918’in uğursuz 30 Ekim günü Limni Adasının Mondros limanında demirli İngiliz HMS Agamemnon muharebe gemisinde imzalanan Mondros Mütarekesi ile anavatanımızın işgal süreci başladı. Mütarekeden iki yıl sonra denizden koparılışın son darbesi Sevr ile gelecekti. Sevr ile emperyalizmin jeopolitik vizyonu ortaya çıkmıştı. Bu işgal sadece Anadolu’nun değil, aynı zamanda 10 asırdır kıyılarıyla buluşmuş Türkleri Akdeniz’den ve genelde denizlerden tamamen koparma sürecinin başlangıcı idi. Denizci Yunan, denizci Avrupa adına karacı, çiftçi, geri kalmış Türkleri denizden tamamen koparmakla görevlendirilmişti. Anadolu önce güneyi ve batısındaki adalardan mahrum bırakıldı. Durmayacaklardı. Mondros’tan 195 gün sonra 15 Mayıs 1919 sabahı Amerikan, İngiliz ve Fransız savaş gemileri korumasında Yunan tümenleri İzmir’e çıktı. Türklerin tarihinin en hazin dönemi başlamıştı. Yunan kazanmak için İzmir’deydi.

 

Balıkesir’den Yükselen Denizci Sesler. İşgalden kabaca bir yıl sonra 16 Haziran 1920 tarihinde yani Kurtuluş Savaşının başlarında Balıkesir’de Yunan zulmüne rağmen haftada iki kez gizlice yayınlanan ‘’İzmir’e Doğru’’ isimli gazetede Necati Bey (Çınar) imzalı yazıdan bir alıntı bu hazin dönemin ruhlarda yarattığı etkiyi Akdeniz perspektifi ile sunuyor (İsmail Habib Sevük -O Zamanlar 1920-1923, Ötüken Yayınları): 

 

“Akdeniz’in, bu, dünyadaki bütün denizlerden güzel denizin lâtif ve kıvrak bir sahilinde, pek dilber bir belde vardı… Bundan dokuz, on asır evvel “Oğuzhan’ın torunları, onun palabıyıklı, dolgun pazılı, temiz ruhlu, kahraman torunları buraya geldiler. O Melike onları görünce “Oh, işte, beklediğim kahramanlar!” dedi ve onların kolları arasına atıldı. Dokuz on asırdır onlar böyle bir Melike’ye malikiyetlerinden dolayı mağrur, o Melike böyle kahramanlara sahiplikten dolayı gururlu, dokuz on asırdır beraber yaşıyordu. Bilmem ne zaman, Akdeniz’in diğer bir sahilinde, türedi bir hükûmet belirdi. Bu hükûmetin ülkesi, Akdeniz’in maviliğine doğru uzanmış lekeli bir eli andırıyordu. Haritada bile insana sağından ve solundan bir şey çalacakmış hissini veren bu solucan parmaklı kirli elin üstünde. Bir gün nasıl oldu? “Oğuzhan’ın torunları pek mi dalgındı, yoksa pek mi kancıkcasına bağlanmıştı, bilmiyorum!”

 

Balıkesir’den Akdeniz’e, Yunanistan’a ve İzmir işgaline bakışı büyük bir acı içinde anlatan makaleden kısa bir süre sonra bu kez kardeşi Vasıf Bey (Çınar) 27 Haziran 1920 günü bir yazı yazar. O da kurtuluşun direnişine ve savaşa davet ruhu içinde şunları satırlara döker (İsmail Habib Sevük -O Zamanlar 1920-1923, Ötüken Yayınları): 

 

“Ah, o hezimet çok acı ve çok feci idi. Bizim büyük harpte birçok arazimiz gitti, birçok servetimiz eridi, birçok nüfusumuz eksildi. Fakat biz o zaman, o ülkelerden daha büyük bir kıta, o servetlerden daha kıymetli bir hazine kaybettik: Yaşamak ümidi! Artık o harpten sonra büsbütün bedbin olduk ve bütün ağızlardan yine o uğursuz cümle döküldü: Bu millet artık yaşamaz... O zamanlar,ah bu uğursuz cümle, bu çamurlu kuyu, biz evvelce de birkaç defa onun içine düşmüş, fakat yine çıkmıştık. Halbuki bu sefer, o kuyudan çıkmak değil, kendimizi hiç kımıldayamayacak zannettik. Mağlûbiyetler milletlere bazen afyon, bazen kamçı gibi tesir eder. Bu mağlûbiyet ise bize afyon gibi de değil de havale gibi tesir etti. Öyle iken işte yine kalktık. Her tarafımızdan sımsıkı bağlandığımız halde, daha dört senelik yaralarımızın kanları dinmediği halde, Mütarekeden sonra birkaç yerimizden kancıkça neşterlendiğimiz halde işte yine kalktık. Yok artık sabit oldu: Bu milletin ruhunda, nereden geldiği belli olmayan esrarengiz, sihirli bir hayat kaynağı var.”

 

Anadolu’dan Mavi Vatan Haykırışı. İşte o esrarengiz ve sihirli hayat kaynağı, ölümsüz Başkomutan Mustafa Kemal Atatürk liderliğinde cinin şişeden çıkması gibi Anadolu üzerinde parladı. İnönüler, Sakarya, Büyük Taarruz ve Dumlupınar…ve Mustafa Kemal’in 1 Eylül 1922 sabahı tüm ordularına verdiği ‘’İlk Hedefiniz Akdeniz’dir’’ emri. Emirden üç gün sonra; Günümüz Araştırmacı Yazarı Yaşar Aksoy’un son kitabına adını verdiği ‘’İstiklal süvarilerinin’’ 9 Eylül’deki İzmir’e varışlarından 5 gün önce 4 Eylül’de gazeteci İsmail Habib Sevük tarafından Balıkesir’in ‘’Açık Söz’’ gazetesinde ‘’Akdeniz’e Doğru’’ başlıklı makalesi yayınlanır. Makalenin başlangıcı gerçekçi ve karamsar bir tablo çizer: (İsmail Habib Sevük-Kurtuluş Savaşında Yaşananlar ve Anadolu Rumları üzerine Makaleler-Açık Söz Gazetesi-Atatürk Araştırma Merkezi Yayını 1999):

 

“Akdeniz ki, vaktiyle baştan başa Türk gölüydü. O büyük gölün doğusu bizim,kuzeyi bizim, güneyinin büyük bir kısmı yine bizimdi. O büyük gölün ve o beyaz denizin sahillerinde bizim bayraklarımız dalgalanır, dalgalarında ancak bizim bayraklarımız olurdu…Heyhat tarihimizin uzun inişi ve tarihimizin hazin tecellisi başladıktan sonra, yavaş yavaş parça parça Akdeniz bizden ve biz Akdeniz’den uzaklaştık. İskenderiye’den Cebelitarık ‘a, Venedik’ten Akka’ya kadar bütün o geniş sahiller, ne kadar sene var ki bizim elimizden çıktı. Barbaros’un Gazze’ye çıktığı topraklar,AndreDoria‘nın mağlubiyetini seyreden sahiller, Napolyon’un emeline bir duvar kesilen kaleler, kızgın çölün ortasında zirveleri denizden gelen rüzgârlarla serinleyen sahiller hep elden çıktı. Cezayir’den elimizde yalnız bir şarkı, Trablus’tan tarihimizde yalnız şanlı bir menkıbe, Adriyatik’ten hafızamızda yalnız acıklı bir hatıra kaldı… Anadolu’nun sahilleri, yalnız bu anavatanın kıyıları kalmıştı ki, denizlerin baş korsanı bize bu yeri de çok gördü. Sevr antlaşması bizi Akdeniz’den atan bir anlaşmaydı.  Jean D’arc’ın vatandaşları Mersin’e, Dante’nin hemşerileri Antalya’ya, baş korsanın hırsız yamağı İzmir’e çıkmış,Kilit Bahir’in anahtarlarını da başkorsan kendi eline almıştı.Artık biz Akdeniz’e rüyada ve Akdeniz bizi yalnız mazinin Hatırasında görecekti.”

 

Denizlerle Yeniden Buluşan Anadolu. Makalenin ortasında Habib Sevük olağanüstü bir Akdeniz değerlendirmesi yapar ve Mustafa Kemal’in ölümsüz Akdeniz emrini şöyle yorumlar: 

 

“Fakat ne oldu? Akdeniz’den atılan millet Akdeniz’in gerisinde ayağa kalktı.Biliyordu ki Akdenizsiz Anadolu tanımlanmamış bir isimdir. Akdeniz Türk’e kapanınca biliyordu ki, Türk’ün tarihi de kapanmıştır.Bizi Akdeniz’den atmakla ciğerlerimizi havasız bırakmak istediler.Biz Akdeniz’i görmemekle artık istiklali de göremeyecektik.Giden yalnız bir deniz değil, bir sahil değil, giden bütün bir tarih ve bütün bir vatandır artık.Hepimiz vatansız birer köle ve vatan ise milletsiz bir ülke olacaktı…Bütün bunları bilen millet Akdeniz’den atılınca Akdeniz’in gerisinde ayağa kalktı. Tarihin o hamlesi ile coşarak kalbimizden gelen o ses ile kükreyerek başımızdaki o dehanın sesine koşarak ayağa kalktık.Çöken bir tarihin enkazı üstünde yeni bir millet; göçen bir saltanatın harabeleri üstünde yeni bir ordu doğdu.Bir ordu ki henüz 3,5 yaşını bitirmemiştir bir ordu ki doğrudan doğruya bir dehanın azminden ve bir milletin iradesinden çıkmıştır…Bu genç ve dinç ordunun üç buçuk senede yaptığı işlere bak. Karadeniz sahilinde dirilmek isteyen Pontus, hortlamadan geberen bir efsane; bütün Doğu Anadolu üstünde yükselmek isteyen büyük Ermenistan doğmadan ölen bir hayal; bütün Anadolu’yu kaplamak isteyen nüfuz bölgeleri, kurulmadan parçalanan bir hatıra; bütün bir milleti mezbahaya ve bütün bir tarihi ademe götüren Sevr Antlaşması okunmadan yırtılan bir masal oldu!”

 

Denizci Atatürk, Denizci Türkiye. 9 Eylül 1922 sabahı Anadolu yaklaşık 11 yıllık ayrılık sonrası Akdeniz ile yeniden buluşur. Türklerin denizi asırlar sonra yeniden keşfetmesi için onu kaybetmesi gerekirmiş. Cumhuriyetin eşsiz kurucusu denizlerin Anadolu için hayati önemini devlete ve halka öğretmeye çalışır. 1924 yılı Kasım ayında bir yaşındaki cumhuriyette Bahriye Vekaletini (Denizcilik Bakanlığı) kurdurur. Kuruluş döneminin CHP İstanbul Milletvekili, bakan, yazar ve öğretmen Hamdullah Suphi Tanrıöver, 14 Aralık 1924 tarihinde Mecliste Bahriye Vekaletinin (Denizcilik Bakanlığı) kurulmasına yönelik bir konuşma yapar. Deniz ve denizciliğin önemine vurgu yaparak Denizcilik Bakanlığının kurulmasının genç cumhuriyet için neden çok önemli olduğunu anlatır. Henüz 39 yaşındadır. Bu genç devlet adamının birikimini ve o günün koşullarında söylediklerini takdir etmemek mümkün mü? Tam anlamıyla bugünün bir nevi Mavi Vatan tablosunu çizmektedir: "Bundan dört sene evvel (1919), Antalya'yı ziyaretim esnasında, ikindiye doğru gezmeye çıkmıştım. Yolda karşıma, beni birdenbire durduran beklemediğim bir şey çıktı. Araba okuna çarparak göğsü delinmiş bir atın, yere büyük bir birikinti halinde kanları akmıştı. Bu, batmış bir güneşin son aydınlığı gibi parlıyordu...Bir ân gözlerimi kaldırdım, güney sahillerimizin önünde serilen Akdeniz'in maviliğine baktım. Önümde kan, kızıl bir şaşaa; karşıdaki deniz ise masmavi bir şaşaa idi. Birisi uzviyetlerin kızıl kanı, öbürü memleketlerin ve dünyanın mavi kanı... Milletlere şeref, gelişme, servet, uygarlık ve kuvvet yollarını gösteren, kendisine lâyık olduğu önemi verenleri uyandıran, kuvvetlendiren ve büyülten bu mavi kanı ihmal etmeyin… Denizcilik ocağımızı bize felâket günlerimizde atalarımızn bir nidası halinde metanet, his ve şeref ve fikir mücadelesi telkin eden, büyük bahriye ocağımızı, yeniden uyandıracak bir karar veriniz.”

 

Neden Zinciri Kıramıyoruz? Bu sözlerden kabaca 100 yıl sonra bugün Mavi Vatan doktrini üzerinden hala Türkiye’nin denizcileşmesini tartışıyorsak ve bu aşamayı başaramamışsak içimizdeki o tutucu, ısrarcı ve sabit fikirli karasal sosyo-genetik kodları sorgulamamız gerekir. Sadece deniz jeopolitiği alanında denizci olmak, güçlü bir donanma kurmak yeterli mi? Halkımız ve devletimiz neden denizci olamıyor? Bu zinciri neden kıramıyoruz? Bizi engelleyen sadece denizci hegemonya mı? Yoksa 400 yıl Türkleri kapitülasyonlara mahkûm ederek karasallaşmaya omuz veren, Anadolu insanını askerlik ve çiftçiliğe mahkûm eden, ısrarla denize ve denizciliğe sırtını dönen tutucu devlet aklı mı? 

 

Artık Zamanı Geldi. 21. Yüzyılda artık denizlere sadece donanma ile değil, tüm milli güç unsurlarımız ile dönme vaktimiz gelmiştir. Mavi Vatan bilinci jeopolitik düzlemden sosyo-kültürel ve sosyo-politik alanlara geçmelidir. Bunun ilk adımı denizi sevmektir. Yüzmeyi sevmek. Gemiyi sevmek. Deniz kültürünü ve onun sonsuzluğunun getirdiği özgürlüğü, hür düşünceyi, kalıpların dışına çıkmayı sevebilmektir. Gelişmiş, müreffeh tüm devletlerin hür, zengin ve aynı zamanda denizcileşme aşamasını tamamlamış olması tesadüf müdür? Uyan artık yüce Türk milleti. Atalarımız denizcileşmenin ilk adımı olan deniz jeopolitik bütünselleşmesini 100 yıl önce Yunanı Anadolu’dan kovarak; Lozan’la sınırları çizerek, Montrö ile Tük Boğazlarının tam egemenliğini geri alarak attı. 1974 yılında Kıbrıs’ta değiştirilen jeopolitik ilebüyük resim güçlendi.  Tüm bunları Keşke Yunan Kazansaydı diyebilenlere; 1947 Atlantik jeopolitiğinin dayatmalarına rağmen başardık. Sıra artık denizcileşmektedir. Bu makalede adını geçirdiğimiz ve rahmetle andığımız Haydar Emir Alpagut’lar; Necati ve Vasıf Çınar kardeşler, İsmail Habib Sevük’ler; Hamdullah Suphi Tanrıöver’ler gibi tarihçilere, fikir önderlerine, ciddi devlet adamlarına ve denizci akıllara ihtiyacımız var. Onlar pek çok. Biliyorum. Özellikle gençler...Veryansıntv yazarı Değerli General Nejat Eslen’in hemen hemen her yazısında vurguladığı, ‘’Türkiye iç cepheyi güçlü tutmalıdır’’ düsturu paralelinde denizcileşme idealine el ele, omuz omuza varmalıyız. 

 

Osmanlı İmparatorluğunda İngiltere Elçiliği yapan 17. Yüzyıl İngiliz Diplomatlarından Ricaut de la Marliniere’in şu sözleri ile bu yazıyı bitirelim: 

 

“Türkler ihmallerini örtmek ve bu konuda karşılaştıkları başarısızlıkları üzerlerinden atmak için, Tanrı’nın denizleri Hıristiyanlara, karaları da Müslümanlara verdiğini söylerler. Hristiyanların ortak çıkarları için onların bu derin uykudan hiçbir zaman uyanmamalarını dileriz, çünkü Türkler, günün birinde denizde güçlü olmayı akıllarına koyarlarsa ve gerektiği gibi çalışırlarsa, bütün cihanın önlerinde eğileceğinden kimsenin kuşkusu olmasın."

Kaynak: (db) - deniz bülten Editör: Haber Merkezi
Etiketler: Kurtuluştan, günümüze, Mavi, Vatan, bilinci,
Yorumlar
Haber Yazılımı