Haber Detayı
14 Şubat 2021 - Pazar 11:11 Bu haber 2635 kez okundu
 
Cem Gürdeniz - Akdeniz, Anadolu ve Devlet
Ünlü Hukukçumuz merhum Profesör Tarık Zafer Tunaya, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Mecmuasında 1947 yılında henüz Asistan Dr. iken yazdığı "Amme Hukuku ve Jeopolitik" başlıklı makalesinde şöyle diyordu:
GÜNCEL Haberi
Cem Gürdeniz - Akdeniz, Anadolu ve Devlet

 "Jeopolitik toprağımızı tanımamıza, meselelerimizi anlamamıza, menfaatlerimizi iyi takdir etmemize yardım eder. Geçmişi bu şekilde araştırmak suretiyle geleceği daha iyi belirlememizi temin etmiş oluruz. Coğrafya, tarihin büyük veya küçük bütün vakalarını izah edebilmek kabiliyetine malik olmakla beraber ona bağlanan politika, dünya çapında olduğu takdirde hataya saplanmak ihtimallerini azaltacaktır."

 

Denizde Jeopolitik Körlük
Türkiye’nin şu an gerek siyaset belirleme gerekse kamuoyu bilinçlendirmesinde en çok ihtiyaç duyduğu alan şüphesiz jeopolitiktir. Özellikle deniz jeopolitiği alanıdır. Maalesef siyasetin, akademisyenlerin ve Türk aydınlarının en geri kaldığı alanların başında gelmektedir. Gazetecilerimizi -çok azını hariç tutarak- saymıyorum bile. Kölesi olduğumuz Atlantik sistem ve öğreti 1952 sonrası devleti ve halkı bu alandan uzak tuttu. NATO doktrini ve beraberindeki jeostratejik paradigma Türkiye’ye sorumluluk alanı olarak sadece Karadeniz bölgesini verdi. Bu devlet aklında ve hatta Deniz Kuvvetlerinde stratejik tembellik ve öngörüsüzlük dönemini tetikledi. Ege ve Doğu Akdeniz uzak tutuldu. Örneğin Kıbrıs’ta garantör olduğumuz halde 1963 kanlı Noel’inde adaya denizden müdahale edecek amfibi gücümüz yoktu. Ya da bir yıl sonra Yunanistan’ın 1936 yılında tek taraflı 3 milden 6 mile genişlettiği karasuyu sınırlarını Ankara’nın da 6 mile çıkarması gibi. (Halbuki Yunanistan’dan karasularını Lozan dengesi olan 3 mile geri çekmelerini isteyebilirdik.)  Devlet, soğuk savaş yıllarında Kıbrıs ve Ege sorunlarında sürekli reaksiyoner oldu. Son anda, bıçak kemiğe dayandığında savunmacı refleksle harekete geçtik. Şu an gerek Atlantik cephede gerekse iç cephenin mandacı kesiminde Mavi Vatan karşıtlığının patolojisi buradan kaynaklanıyor. Türkiye Mavi Vatan ile jeopolitik bir tez sunuyor. Aksiyoner oluyor. Kendisine ait olan Ege ve Doğu Akdeniz yetki alanlarını ön alarak belirliyor. Üzerinde oynanan oyunun takipçisi oluyor. Mavi Vatan kavramı ortaya çıkmasa ve kamuoyunda benimsenmese, bu konular sadece Deniz Kuvvetlerinin ve çok kısıtlı bir azınlığın akıl yorduğu, konsept, doktrin ve strateji ürettiği bir alan olarak kalacaktı.

 

Atatürk Uyandırmıştı
Halbuki asırlar süren deniz jeopolitik uykumuzdan 1 Eylül 1922 sabahı Mustafa Kemal’in orduya yaydığı bildirgesi ile uyanmıştı atalarımız: “…Bütün arkadaşlarımın Anadolu’da daha başka meydan muharebeleri verileceğini göz önüne alarak ilerlemesini ve herkesin fikrî güçlerini ve kahramanlık ve vatanseverlik kaynaklarını yarışırcasına göstermeye devam etmesini isterim. Ordular! ilk hedefiniz Akdeniz’dir, ileri!”  Bu bildirge, aslında Anadolu’nun deniz jeopolitiğine yönelmesinin bir başlangıç buyruğu idi.

 

Donanmasız Anadolu Olmaz
İki yıl sonra 1924 yılında TCG Hamidiye Kruvazörü ile yaptığı Karadeniz gezisinde geminin jurnaline yazdığı buyruk da çok güçlüdür. “Hudutlarının mühim ve büyük aksamı deniz olan Türk Devletinin Donanması da mühim ve büyük olmak gerektir. O zaman Türk Cumhuriyeti daha müsterih ve emin olacaktır. Mükemmel ve Kaadir bir Türk Donanmasına malik olmak gayedir.”  Atatürk, Jeopolitik perspektifte müsterih ve emin olmayı donanma sahipliğine bağlıyordu.

 

Liyakat Örneği Siyasetçi
Aynı yıl, CHP Milletvekili Hamdullah Suphi Tanrıöver, 14 Aralık 1924 tarihinde Mecliste Bahriye Vekaletinin kurulmasına yönelik görüşmelerdeki konuşmasında şunları söylüyordu: "Arkadaşlar, deniz en büyük öğretmendir. Gemiler size mal getirdiği gibi, milletleri getirir, medeniyetleri getirir ve bunların size farklarını gösterir, gözlerinizin önüne büyük mukayese sahaları açar. Batı Türkünün, diğer Türk kavimlerinden daha fazla yenilik taraftarı olması ve değişmez kalıplar içinde sonsuza dek mahpus kalarak, esaret ve mahkûmiyet günlerine kadar, kara ve kör bir muhafazakârlık içinde inat ve ısrar etmemesi, kendisini birçok gelişmiş ve aydın milletlerle temasa getiren, Akdeniz sahilleriyle ve Batı temasıyla ilişkilidir. Batı Türklerinin denizcilik devri, Türk bayrağının gölgesinde, yüz milyonluk tebaa almış olan koskoca bir dünya kapsamındadır. Türk ırkının siyasî merkezleri, Orta Asya'dan sürekli Akdeniz sahillerine yaklaşmak üzere mevkiini değiştirmiştir. Diyebiliriz ki, Türk milletinin siyasi istikrarı, Akdeniz sahillerine vardıktan sonra meydana gelmiştir.’’ Bugün kaç siyasetçi bu metni yazabilir?

 

İnönü ve Deniz Perspektifi
Başbakan İnönü de 27 Temmuz 1932 günü İzmir’de yaptığı bir konuşmada Mustafa Kemal’in Ordularına 1 Eylül 1922 sabahı verdiği Akdeniz direktifi ile ilgili olarak şunları söylüyordu (Prof. Dr. Bilsay Kuruç, Buhranda Atatürk’ü Anmak-10 Kasım 2008 Konuşması, Ankara Üniversitesi, DTCF Farabi Salonu) : ‘’Akdeniz binlerce yıldan beri uygarlık havzası ve dünya siyasetinin geçididir. Gazi, meydan muharebesinin sonucunu ifade eden hedefi değil, Akdeniz siyasetinde ve uygarlığında Türk milletinin layık olduğu yüksek mevki hedefini göstermiştir...Türk milleti binlerce yıldan beri uygarlığında ve siyasetinde başlıca yer tuttuğu Akdeniz’den fiilen uzaklaştırılmak istendi. Türk milleti kendi iradesi ve yenilmez azmi ile Akdeniz’deki yerini ve vazifesini aldı. Geçen on yıl daha ispat etmiştir ki, Türk ulusunun Akdeniz’deki yeri yalnız onun hakkı değil insanlık ve uygarlığın iyiliği için arzu edilmesi gereken haklı ve gerekli bir yerdir. Akdeniz’de Türkiye, kuvvetli bekçilik, sadık ve dürüst dostluk, uluslar ailesinde iyi geçimli ve barışsever bir unsur olarak gerekli bir varlıktır. Teorik olarak, savaşın son ve kesin neticesini büyük ordularına göstermek durumundayken Gazi’nin Akdeniz’i ilk hedef olarak göstermesine dikkat etmeliyiz. Millî mücadelenin ruhunu, Gazi’nin yüksek rolünü sadece Sevr Anlaşmasından kurtulmak çerçevesinde görmek dar ve kısa bir anlayıştır. Millî mücadele Türk milletinin öyle bir dirilmiş ayaklanmasıdır ki, Sevr meselesi bu ayaklanışın ancak ilk safhasıdır. Gerçektir ki, en acıklı safhasıydı. Diğer safhalara varmak için ateşle, demirle ve kanla atlanması lazım gelen yıldırıcı safhası ve ilk hedefiydi. Diğer hedefler daha kolay olmamıştır. Ve olmayacaktır. Türk milletinin davası, yüksek ve medeni bir milletin asil bir ideal davasıdır. Bu dava uzun ve çetin bir davadır... Şimdiki nesiller ve gelecek nesiller bu davanın arkasından yorulmadan ve dinlenmeden koşacaklardır. Koşmaya mecburdurlar. Türk milletinin iradesi ve demiri, bilim ve tekniği serveti ve insanlığı ve nihayet yine iradesi ve demiri sürekli olarak artırılmak lazım gelmelidir. Türk milleti bu evrene diğer milletlerin veya devletlerin lütfu ile doğmamıştır. Türkiye dünya içinde varlığını ancak kendi iradesi ile ispat etmiştir. Büyük Türk davasını başarmak devrimci olamadan asla mümkün olamaz.’’  Başbakan İsmet İnönü, 1936 yılı sonunda da bir konuşmasında denizciliğe vurgu yapar: ‘’Biz Türk Medeniyetini bugünkü seviyesinden daha ileri götürmek ve yükseltmek için denize inmeye mecburuz. Denizcilikte, deniz ticaret ve sanayinde yükselmeye mecburuz.’’

 

Genç Bir Deniz Subayının Vizyonu
1937 yılında Türkiye’nin en eski sürekli matbu yayını olan deniz mecmuasının 345. Sayısında Deniz Binbaşı Mehmet Niyazi Heper, ‘’Bir Emir: Ordular Hedefiniz Akdeniz’dir’’ başlıklı makalesinde bakın neler yazıyor: ‘’Büyük dahi Atatürk’ün orduya ve dolayısıyla Türk milletine verdiği bu emir, orduların Anadolu Yarımadası’nın denizlere mücavir kıyılarına ulaşması ile bitmedi ve bitemezdi. Hedef Akdeniz kıyıları değil, denizlerdi. Fakat o gün için orduların gücü denizlere atılmaya müsait değildi.  Onun için hazırlık ve bütün milleti hazırlamak gerekirdi…Biz yarımadalı bir milletiz. Üç tarafı denizle çevrilmiş bir devlet halkının deniz işlerine uzak kalmasına imkân yoktur. Bilhassa sahillerinde ticarete elverişli limanları bulunan ve bu limanlar iç kısımlara demiryolu hatları ve modern yollarla bağlandıkça, kıyılarda birikecek olan üretimimiz bizi uzak denizlere doğru çekecektir. Memleketin demiryolu, karayolu sanayileşme ve tarım kalkınması bir deniz aşırı ticaret doğuracak ve bunun için deniz ticaret filoları meydana çıkacaktır. Deniz tarihlerinin tetkikinde yükselmek ve büyümek isteyen milletlerin denize atılmadıkça büyümedikleri, ancak o millet halkının deniz ticaretini ve onun tadını tattıkları zaman refaha kavuştukları görülmüştür. Hiçbir millet, denizde kuvvetli olmaksızın tam manasıyla yükselememiş olduğu gibi, elde ettiği kuvvet ve refahı da sürdürememiştir. Atatürk’ün verdiği hedef üzerine kara ordumuz deniz kıyılarını tutmak suretiyle vazifesini yapmıştır. Boğazları kapamak, Hatay’da egemenliği tesis etmek, Akdeniz’de alakadar bütün devletlerle dostluk anlaşmaları yaparak bu emrin siyasete uygun gelen en mühim kısımlarını başarıyla tamamlamıştır. Bu büyük emrin kapsamı içinde bulunan işler içinde en önemli olanı, bu denizdeki Türk denizcilik unsurlarının vücut bulundurulmasıdır. Tarihin bize gösterdiği değişmez esaslardan ders alarak bu unsurlara doğru bir istikamet verildiği taktirde Türkiye’nin büyük devletler arasında yüksek bir mevki alacağına şüphe yoktur. Halkta denizcilik unsurların yükselmesi ise esaslı programlarla senelerce çalışmaya bağımlıdır.  Kürsüler, radyolar, gazete, mecmua, makaleler, izci, spor dernekleri ve benzeri oluşumlar halkın yüzünü denizlere çevirecek başlıca yollardır. Kültür, geç olmakla beraber kapsamlı ve devamlı olarak takip edilirse yıkılmaz temeller kurar. İngiltere asırlarca bu yolda çalışarak halkın denizcilik idealini besledi. Türk milletinin zekâsı denizcilik yetenek ve gücünün büyüklüğü dünya tarafından bilinir. 15 ve 16. asırlarda bütün dünyaca tanınan fakat beslenmeyerek öldürülmek istenen Türk’ün denizcilik yeteneğini yeniden hayat verecek ancak Cumhuriyet devri olacaktır. Demiryolları ve karayolları siyasetimiz, tarım ve sanayi teşebbüsleri, er geç memlekette uygun bir deniz kuvvetinin yaratıcılığının müjdecisidirler.’’

 

Atatürk ve Bayar'ın Denizcileşme Vizyonu
1 Kasım 1937’de TBMM 5. Dönem açılışında Atatürk, denizcileşmeye yönelik görüşlerini şu konuşma ile veriyordu: ‘’En uygun coğrafi konumda ve üç tarafı denizlerle çevrili olan Türkiye; endüstrisi, ticareti ve sporu ile en ileri bir denizci ulus yetiştirmek yeteneğindedir. Bu yetenekten yararlanmasını bilmeliyiz. Denizciliği Türk'ün büyük ulusal ülküsü olarak düşünmeli ve onu az zamanda başarmalıyız.’’ Bu söylevden sonra 8 Kasım 1937 günü Başbakan Celal Bayar Tan gazetesi ile mülakatında şunları söylüyordu: ‘’Denizcilik sadece ulaştırma işi değil, iktisadi iş olarak anlaşılacak ve tersaneler, gemiler, limanlar ve iskeleler inşa edilecek, deniz sporları kulüpleri kurulacak ve korunup geliştirilecektir. Çünkü: Toprakların üç bir yanı deniz olan bir ulusun sınırını, halkının kudret ve yeteneğinin hududu çizer.’’ 

 

Bir Bürokratın Düşünceleri
1 Temmuz 1938 Kabotaj Bayramı kutlamalarında İstanbul Deniz Ticaret Reisi Müfit Beyin şu sözlerine kulak verelim: ‘Lozan, bir devrim ile yeni baştan tarihe yön veren yeni Türk devletinin ilk devrimidir...Bu rejim, Türk milletine her sahada olduğu gibi Türk denizciliği alanında da gür bir varlık bahşetti...Her Türk denizi düşünür ve denizden bahsederken evvela gözünün önüne donanmayı getirir…Türk’ün donanması bütün deniz işlerinin ön kademesinde gelir...Bugünkü donanma baştan başa cumhuriyetin bir eseridir.’’

 

Genç Bir Hukukçunun Deniz Jeopolitik Görüşü
Tarık Zafer Tunaya 26 yaşında henüz hukuk doktoru iken Cumhuriyet Gazetesinde 17 Ocak ve 28 Ocak 1942 tarihlerinde ‘’Denizler Koruyucu Hudut Olabilir mi? ‘’ başlığı altında iki ayrı kapsamlı deniz jeopolitik merkezli makalelerde şunları yazıyordu: ‘’Akdeniz, doğu ve batı arasında birleştirici rolü ile üzerinde büyük hakimiyet amaçlarının beslemesine sebep olmuştur. Kendi tarihimizden bir parça olması itibari ile Akdeniz üzerinde siyasi hakimiyetini en işlek şekliyle Osmanlı imparatorluğu gerçekleştirmiştir. Osmanlı Sultanı bu denize hâkim olduğu nispette, Avrupa’ya ve uçsuz bucaksız bir imparatorluğa hükmetmiş, deniz gücünü Akdeniz ve kısmen diğer denizlerde dengeli bir şekilde tutabildiği sürece gücünü idame edebilmiştir. İmparatorluğun deniz hakimiyetini tahakkuk ettiren büyük denizci Barbaros’un fetihleri hakkında Papa Nicholas’ın şu sözlerini hatırlamak yeterlidir: ’Barbaros yalnız Akdeniz’e değil, harita üzerindeki bütün mavi sulara hakim olacaktır. Tanrım onun şerrinden Hristiyanlık alemini korusun…’Akdeniz hakimiyetin azaldığı devirlerde, imparatorluğun sarsıldığı, küçüldüğü, hatta gerilediği görülür. Osmanlı İmparatorluğu’nun Akdeniz’deki hakimiyeti, bilhassa Ege bölgesi gibi önemli stratejik noktalarda da geri kalmıştır. Osmanlı buranın önemini anlayamamış, burada deniz coğrafyası imparatorluğa karşı durmuştur. Eski Yunan adalarının hemen hemen her biri, müstakil devlet gibi yaşamış, Osmanlı hakimiyeti buralardan yalnızca vergi almış, hatta vergiler bile bu şehir devletlerinin kendi teşkilatı tarafından toplanmıştır. Böylece yalnız başlarına kalan bu adalardan imparatorluğa ilk saldırılar gelmiştir.  Bu adalar arasında Sakız ve nihayet bir adadan farkı olmayan Mora sayılabilir. Yunanistan’ın bağımsızlığı uğruna ayaklanan işte bu Adalılardır. Yükselmesi için güvendiği denizlerin bir silah olarak kendine çevrildiğini Osmanlı imparatorluğu eksik siyaseti ile çok geç ve acı bir şekilde görmüştür.  İmparatorluk bu gerçeği tarihinin en büyük hatalarından biri olarak tanıyacaktır…Ege Denizi Avrupa’nın daima iştahını kabartmış, doğu yolunu muhafaza etmek isteyen ve kıyılarında bir çıkış noktası arayan kara imparatorluklarını kendisine çekmiştir. Avrupa, Boğazları, Girit adası ve 12 adayı kasasının anahtarları olarak görmüştür. Ege meselesinin en tartışmalı alanlarından biri, Süveyş ve İstanbul Boğaz yoluna coğrafi vaziyetleri ile hâkim olan 12 ada diye isimlendirilen adalar grubudur…...Denize hakimiyet sadece muayyen sahaların maddi kuvvete dayanan fiili işgali ile değil, aynı zamanda denizin tesir ettiği toplumsal kurum ve kuruluşlar ile tesis edildikçe ve jeopolitik gerçekler göz önünde bulunduruldukça, mümkün ve meşrudur."  26 yaşında bir Türk hukukçusunun bu yorumları yapabilmesi üstün bir bilgi birikimi ve sentez yeteneği gerektirir. Böyle gençlerimiz her dönem vardı. Ancak ortam bu yeteneklerin denizle buluşmasına özellikle 1952 sonrası izin vermedi. Bu ayarda deniz jeopolitiği yazabilecek kaç kişi çıkarabildik?

 

Geçmişin Düşünce Zenginliği ve Bugün
Bu örnekleri özellikle okuyucuya sunmak istedim. Atlantik sistem ile entegrasyon, siyaset ve akademi dünyasında jeopolitik ve deniz jeopolitik fikriyatının gelişmesini engellemiştir. Bu konular ile sadece Deniz Kuvvetleri ilgilenmiş ve ürettiği kavram, doktrin ve stratejilerle bir yandan kuvvet yapısını geliştirirken bir yandan da jeopolitik kayıpların oluşmasına izin vermemiştir.  Bugün Türkiye’de Mavi Vatan uyanışı hatta dirilişi ile kamuoyunun denizlere geri dönüş süreci başlamıştır. Neoliberal, mandacı ve Atlantikçi kesimlerin eleştiri ve hatta saldırılarına rağmen Türklerin denizcileşmesi ve deniz jeopolitiğine sahip çıkma süreci ivmelenmiştir. Acı olan bu hareket ve ivmelenmeye denizci çevrelerden de karşı çıkanların olmasıdır. Demek ki meslek olarak denizci olmakla, fikir temelinde ve jeopolitik temelde denizci olmak aynı değilmiş. Diğer yandan denizle hiçbir mesleki alışverişi ve ilişkisi olmadığı halde Mavi Vatan ve Türk denizcileşmesine dört elle sarılan başta gençler olmak üzere öyle büyük kitleler var ki…

 

Günümüzden Bir Genç Hukukçu Örneği
Seçkin bir İstanbul Üniversitesinde genç doktora öğrencisinin bana yazdığı mektubu paylaşayım: "Özellikle bu yazıyı ve bir de gençlerin Mavi Vatan'a sahip çıkmasıyla ilgili kaleme aldığınız yazınızı okuyunca kendi hislerimi ve düşüncelerimi sizinle paylaşmak istedim…Silivri'deki bazı yargılamalara mesleğin daha başında bir hukukçu olarak katıldığım zaman gözlerime ve kulaklarıma inanamamıştım. Cumhuriyetçi köylü-işçi bir ailenin bir çocuğu olarak yetişmiş, üniversite yıllarında belli bir siyasi fikir ve eylem içerisinde bulunmuştum; ancak bugün anlıyorum ki bilgim ve deneyimim o günlerde yaşananları gerçekten anlamaya yetmemiş. Bu noktada başta sizlerin mücadelesi, eylem ve fikir olarak bizlere çok şey kattı, öğretti. Günlük siyasetin, propagandanın, korkunun, bilgi kirliliğinin ve şahsi çıkarların hâkim olduğu bu ortamda başta gençler olmak üzere sizler topluma yol göstermektesiniz. Uzun süredir bir üniversitesinin hukuk fakültesinde çalışan hukukçu bir araştırma görevlisi olarak, herhangi bir konuda gerçek bir tartışmaya yok denecek kadar az rastladığımı söyleyebilirim. Bu durumun herhangi bir yerde değil de üniversitede yaşanıyor olması daha da vahim bir durum. Bu kocaman boşluğu sizin gibi değerli aydınlarımızın fikirleri, bilgileri ve ortaya koyduğu sorular doldurmaktadır…Mavi Vatan konusunda eyleme geçirilebilirliği tartışmalı bir fikrimi ve gelecek akademik çalışmalarımda ele almak istediğim bir konuda sizin fikir ve yazılarınızın etkisini paylaşmak isterim…Fikrim, tıpkı son Osmanlı Mebusan Meclisinde kabul edilen ve daha sonra Bursa'nın işgal edildiği gün Birinci TBMM'nin üzerine ant içtiği Misak-ı Milli gibi Mavi Vatan'ın da TBMM tarafından ilan edilmesidir. Belki bu fikir çok uç, bilimsel, siyasi ve hukuki olarak gereksiz veya koşulları oluşmamış bir fikir olabilir; TBMM'deki siyasi çoğunluk böyle bir irade göstermeyebilir; Misak-ı Milliye benzetmek bu metnin ortaya çıktığı koşullar bakımından olumsuz tepkilere neden olabilir; bütün bu çekinceleri ölçebilecek yetkinlikte değilim ama bu fikri paylaşmamın nedeni Mavi Vatan'ın, Cumhuriyet Donanmasının, denizlerimizin anlamını sıradan vatandaş olan bizlere sizlerin benimsettiğini görmenizi istememdir…Hukukçu akademisyenler arasında çok az sayıda insan sosyal bilimleri birbiriyle etkileşim içinde çalışmaktadır. Oysa başta Anayasa Hukuku olmak üzere Kamu Hukuku özellikle, diğer sosyal bilimlerden ve en önemlisi jeopolitikten bağımsız ele alınması kanımca mümkün olmayan bir alandır. Doktora çalışmam bittikten sonra umarım bir gün kendi dersime girdiğimde Anayasa Hukukunun temel konusu devlet ve kuruculuk konusunu ele alırken devletin unsurlarından ülkeyi, sadece bir kara parçası olarak değil nitelikleri olan bir ülke olarak ve Türkiye özelinde devletin ülkesinin Mavi Vatanına da değineceğim…’’

 

Ne Mutlu Türkiye'ye
Merhum Profesör Tarık Zafer Tunaya’nın yazdıklarından 79 yıl sonra genç bir hukukçu doktora öğrencisi tekrar onun gibi düşünüyor, denizlere farklı boyutta bakabiliyor. Bu tip mektup ve e postaların çok sayıda olduğunu büyük bir coşku ile söyleyebilirim. Amiral Cihat Yaycı’nın kurduğu Bahçeşehir Üniversitesi Denizcilik ve Global Stratejiler Merkezinde (BAUDEGS) arı gibi çalışan gönüllü gençlerin sayısının her geçen arttığını ve Ankara’da DEHUKAM (Deniz Hukuku Araştırma ve Uygulama Merkezinde) yüksek lisans ve doktora öğrencilerinin sayısının arttığını takdir ve gururla izliyorum.  Şüphesiz, Mavi Vatan’ı, Toprak gemi Anadolu’yu ve Devleti birleştirecek büyük enerjinin çıkış noktası gençlik olacaktır. Atatürk’ün gençliğe hitabesinin 94. yılında Türk gençliğinin denizde yeni bir cephe açtığını mavi vatanı geleceğe güven ve gururla taşıma kararlılığına sahip olduğunu söylemek mümkündür. 

 

(Kitap Tavsiyesi: Mustafa Solak, Atatürk ve Ayasofya-İddialar ve Gerçekler-Kaynak Yayınları)

Kaynak: (db) - deniz bülten Editör: Haber Merkezi
Etiketler: Cem, Gürdeniz, -, Akdeniz,, Anadolu, ve, Devlet,
Yorumlar
Haber Yazılımı