21 Kasım 2018 Çarşamba
  • DOLAR5.3258
  • EURO6.0687
  • BIST92293
Sağanak Yağışlı
18°C

Bir zamanlar İstanbul’da deniz ulaşımı

Bir zamanlar İstanbul’da deniz ulaşımı
YURT - 21 Ekim 2018

Hasan EREN ULU

İstanbul; stratejik konumu, eşsiz güzelliği, yeryüzünde medeniyet inşa etmiş iki büyük imparatorluğa başkentlik etmesiyle tarihin tam da merkezinde yer alan kadim bir şehirdir. İster Konstantinopolis ister Dersaadet olarak adlandırılsın; İstanbul, seyyahların seyahatnameleri incelendiğinde “Doğu’nun ve Batı’nın başkenti” olarak adlandırılmayı hak edecek derecede  siyasete, kültüre, ekonomiye asırlar boyunca yön vermiştir.

İstanbul’u tarihî seyri içinde ele alırken elbette günümüzde ulaştığı büyük coğrafi sınırdan bahsetmiyoruz. 330 yılında I. Konstantin tarafından kurulan ve Doğu Roma İmparatorluğuna başkentlik yapan, 1204 yılında düzenlenen Haçlı Seferi’nin rota değiştirmesiyle Latin işgaline uğrayan, Fatih Sultan Mehmet’in ise Osmanlı Devleti’nin beka meselesi olarak gördüğü İstanbul; günümüzde şehrin “Sur içi” olarak adlandırılan bölgesini oluşturmaktadır. Tarih boyunca farklı milletler tarafından 27 kez kuşatılan şehir işte bu bölgeyi içine almaktadır.

Karadeniz ile Marmara’yı birbirine bağlayan Boğaziçi; gerek Doğu Roma İmparatorluğu gerek fethi müteakip Osmanlı Devleti döneminde daha çok stratejik açıdan değerlendirilen bir su yoluydu. Yıldırım Bayezit’in yaptırdığı Güzelce Hisar ile Fatih’in yaptırmış olduğu Boğazkesen Hisarı şehrin ele geçirilmesi adına atılan stratejik adımlardan ikisidir.

Fetih, yalnızca Orta Çağ’ı kapatıp Yeni Çağ’ı açmakla kalmamış Konstantinopolis’in yeni sahipleri tarafından imarını da konu edinmiştir. Fatih, şehri inşa etmek adına tüm tedbirleri almış, kendi sarayını şehrin Boğaziçi’ne bakan birinci tepesi üzerine yaptırarak uzak görüşlülüğünü bir kez daha ispatlamış, vezirlerini de şehrin yeniden inşası sürecine dâhil etmişti.

1509 yılında yaşanan büyük depremin kesintiye uğrattığı bu imar faaliyeti, hız kesmeden sonraki yıllarda da devam etmiş ve Doğu Roma’nın imrenilen başkentine Osmanlı mührünün vurulması için çalışılmıştı. Bu yenilenme süreci büyük oranda surlar içinde kalan şehri etkilemiş, Boğaziçi’ne yönelme imkânını bulamamıştı.

Boğaziçi

Üç kıtanın İstanbul’dan idare edildiği ve Osmanlı Devleti’nin en parlak dönemi olarak kabul edilen Kanuni Sultan Süleyman zamanında, Boğaziçi hâlâ keşfedilmeyi bekliyordu. Padişahın süt kardeşi Yahya Efendi, o devirde şehrin dışı sayılabilecek bir yerde dergâhını kurmuştu. Burası günümüzde Çırağan Sarayı’nın gerisindeki sırtlarda yer alan bir tepedir ki o dönemde ıssız mı ıssızdı.

Aynı dönemde saray erkânı, şairler ve ulema sınıfı Boğaz sularında gezintiye çıkmaya başlamışlardı. Hatta tarihçiler Boğaz’da mehtap sefasının Kanuni Sultan Süleyman’dan sonra tahta geçen II. Selim döneminde başladığını yazmaktadırlar. Özellikle XVIII. yüzyılda yaşanan yenileşme hareketinin sanattaki öncüsü Lale Devri ile sonrasında; Boğaz’da sahil sarayları, yalılar inşa edilmiş halk Boğaziçi’nde gezintiye çıkmaya başlamış ve artık mehtap sefaları Kâğıthane’den Boğaziçi’ne kaymıştır.

Boğaziçi’nde ulaşım

XIX.yüzyılın ikinci yarısına kadar, eskilerin Nehr-i Aziz dedikleri Boğaz’ın masmavi suları; pazar kayıkları, piyadeler ile peremelerin egemenliği  altındaydı. Kıyılarda yer alan küçük yerleşim birimlerinin İstanbul ile bağlantısı bu ulaşım araçları ile sağlanıyordu. Ayrıca padişahlar saltanat kayıkları ile gezintiye çıkıp bostancıbaşıdan kıyılardaki yerleşimle ilgili bilgi alıyor, sahildeki yalıların sahiplerini öğreniyorlardı. Bu iş için kullanılan ve “Bostancıbaşı Defterleri” adı verilen kayıtlar Boğaziçi sahilindeki yerleşim hakkında önemli ipuçları vermektedir.

Karadeniz ile Marmara’nın arasını âdeta cennete çeviren Boğaziçi sahillerinin iskân edilmesi ve mahalleler konumunda teşekkülü için XVIII. yüzyılı beklemek gerekmiştir. Endüstri devriminin ardından buharlı makinelerin insanoğlunun hayatına girmesi, ulaşımın daha kolay sağlanması için vesile olmuştur. Henüz Boğaz’da vapurlar görünmezken düzenlenen 1802 tarihli Bostancıbaşı Defteri’nde; İstanbul’da, 6572 kayıkçı olduğu ve 3996 kayık işletildiği; 1844 yılında ise kayık adedinin 19.000’e, kayıkçı sayısının 24.000’e ulaştığı yazmaktadır. (Mehmet Mazak, Boğaziçi ve Kayık Kültürü)

Sonraki dönemleri de kapsayacak şekilde İstanbul’daki  iskelelerin sayısının 150’ye kadar eriştiğini söylemek Boğaziçi ve Haliç’in iki yakasının birbirine nasıl bağlan- dığını göstermesi açısından önem taşımaktadır.

İstanbul’un her iki yakasındakileri birbirlerine kavuşturan pazar kayıklarının baş tarafına erkekler arka tarafına da kadınlar otururdu. Fausto Zonaro’nun resmettiği “Kayığa Binen Kadınlar” tablosunda, hanımefendilerin kayıkçının omzuna hafifçe tutunarak kayığa bindiği görülmektedir. Kayıkçılar yardım için kadınların ellerinden tutmazdı ve kayıkçı esnafında ana kural “Hanımlara el verme yok, omuz verme var” şeklindeydi.

Fausto Zonaro’nun resmettiği “Kayığa Binen Kadınlar”

Önce 1828 yılında II. Mahmut’un kullanımına tahsis edilen ve halkın Buğ Gemisi adını verdiği Swift, ardından da ismi daha sonra Sagir olarak değiştirilen Hilton Joliffe adlı gemi Boğaziçi’nde buhar gücüyle seyreden ilk gemiler olmuştur. (Eser Tutel, İskeleler Şehri İstanbul)

XIX. yüzyılın reformist padişahı II. Mahmut, gemi teknolojisindeki gelişmeleri dikkate alarak Amerikalı Foster Rhodes’a Osmanlı tersanelerinde dokuz adet buharlı gemi inşa ettirmiştir. (R. Sertaç Kayserili- oğlu, Osmanlıda Ulaşımın Serüveni) İşte bu süreç, Boğaziçi’nde kol gücüne dayalı taşımacılığın yerini buharlı gemiler ile modern taşımacılığa bırakmasında etkili olmuştur.

1837 yılında biri İngiliz öteki Rus iki yabancı kumpanya, kapitülasyonların kendilerine sağladığı haklardan yararlanarak Boğaz sularında birer vapur çalıştırarak yolcu taşımaya başladılar. Ardından Hazine-i Hassa Vapurları İdaresi, Boğaz’da yolcu taşımacılığına başladı. (Eser Tutel, Şirket-i Hayriye) Fakat tüm bu çabalara rağmen Boğaziçi’nde düzenli seferler ancak yüzyılın yarısında kurulan Şirket-i Hayriye’nin seferleri ile mümkün olmuştur.

Tanzimat döneminin önemli devlet adamlarından Keçecizade Fuat Paşa ile Ahmet Cevdet Paşa, tedavi amacıyla Bursa kaplıcalarında bulundukları sırada Boğaziçi’nde ulaşımı modern usullerle gerçekleştirecek bir organizasyon planlamışlar ve bunu dönemin padişahı Sultan Abdülmecit’in uygun bulması ile Şirket-i Hayriye 1851 yılında kurulmuştur. Şirket-i Hayriye bir yandan kalabalıklaşan Boğaziçi halkının İstanbul ile kolayca ulaşımını temin etmeyi öte yandan düzenlenecek seferler ile Boğaziçi’nde yeni yerleşim birimlerinin kurulması ile tenha yerlerin iskânını hedeflemiştir.

Buharlı gemilerin Boğaz sularında yolcu taşımaya başlamasına rağmen Boğaziçi’nde bulunan iskelelerin birçoğu bunların yanaşmasına uygun değildi. Zaten bu dönemde Boğaziçi’nde ancak eski dönemin ulaşım araçlarının yanaşabilecekleri derme çatma iskeleler bulunmaktaydı. Bu nedenle Boğaz’da yolcu taşımacılığı yapan vapurlar ya rıhtımı uygun olan bir yalıya yanaşıyor ya da kıyıya yakın ve yeterli derinlikte olan sahil şeridine yanaşıp burada yolcularını kayıklara indiriyor, yolcular bu kayıklar vasıtasıyla kıyıya ulaştırılıyordu.

Yandan çarklı da denilen buharlı gemilere bu şekilde kayıklar ile yanaşılarak yolcu taşınması veya yolcuların tahliyesi birçok tehlikeyi beraberinde getirmekteydi. Bu sorunun üstesinden gelmek için Şirket-i Hayriye’nin imtiyaz sözleşmesinde Anadolu ve Rumeli sahillerinde iskeleler yapılmasına dair maddeler yer almıştır. Bu amaçla Boğaziçi’nin Anadolu ve Rumeli sahillerinde ahşaptan iskelelerin yapımına başlanmış ve yolcular vapurların iskeleye yanaşmasını bu iskelelerde beklemeye başlamışlardır.

Bahsedilen bu iskeleler genellikle küçük bir meydanın merkezinde, çevresinde alışveriş yapılabilecek dükkânlar ile meydanda seyyar satıcıların olduğu, camisi, çarşısıyla semtin atardamarlarının toplandığı bir yer olmuştur. Şirket-i Hayriye tarafından inşa edilen iskelelerin yanı sıra Boğaziçi’nde kayık ve sandalların yanaşacağı küçük iskeleler ile yalıların rıhtımları da bulunmaktaydı. Şirket-i Hayriye’nin inşa ettiği iskelelere yanaşan birbirinden güzel vapurlar, bu iskelelerin çevresinde kurulan yeni yerleşim yerleri; artık halkın yeni meşgalesi olmuştur.

Peremeler: Bizans denilen Doğu Roma döneminde kullanılan deniz üzeri binek vasıtalarını pereme denilen kayık türü oluşturmaktaydı. Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u fethinden sonra da Marmara, Haliç ve Boğaziçi’nde peremeler işletilmeye devam edilmiştir. Pereme gondola benzeyen bir kayık türüdür. Bu kayığı işleten kişiye de peremeci denilmektedir. Peremeler genellikle iki kürekli olmakla birlikte dört ve altı küreklileri de bulunmaktaydı. Boğaz’ın dalgalı sularında daha iyi yol alabilmesi için burunları kalkık ve yassı olarak inşa edilmiştir.

Peremeler

Piyadeler: Narin yapısı, yalın çizgisi ve süratli kullanıma izin veren tasarımlarıyla İstanbul’un deniz ulaşımında kullanılmıştır. XVII. yüzyılda peremelerin tahtını ele geçiren piyade kayıklarının en hafifleri, kayıkçıdan başka yalnızca iki yolcu alabilirken daha büyük olanları altı yolcu alabilmekteydi. Hızları ile ön plâna çıkan piyadeler zengin ve orta hâlli halkın kendi imkânlarıyla yaptırıp kullandığı ulaşım araçlarındandır.

Piyadeler

Pazar kayıkları: Yaklaşık on üç metre uzunluğunda ve iki buçuk metre genişliğinde olup yük ve insan taşımacılığında kullanılmıştır. Daha uzun ve geniş olanları yaklaşık elli kişi taşıyabilir ve genellikle dört çifte kürekli olurdu. İlk olarak Kanuni Sultan Süleyman döneminde kullanılan Pazar kayıkları daha çok orta gelir seviyesinin altındaki halk tarafından kullanılmıştır.

Pazar Kayıkları

Saltanat kayıkları: Osmanlı Devleti’nde padişahların ve saray mensuplarının Boğaziçi ve Haliç gezilerinde bindikleri kayıklara saltanat kayıkları denilmektedir. Saltanat kayığı, tarih boyunca İstanbul kıyılarında görülen en estetik, en şık deniz aracı olarak bilinmektedir. Çok süslü, başları uzun ya da kıvrık olan, koyu al atlasla döşenmiş, üzerinde kıymetli bir fener bulunan ve bir de gölgeliğe sahip olan bu kayıkların arka tarafında hükümdarın oturması için bir köşk bulunmaktadır. Köşk kısmındaki ihtişam nedeniyle bu kayıklara köşklü kayık da denilmektedir. Baş taraflarında ise kartal ve deniz kuşları gibi tahtadan veya gümüşten yapılma muhtelif şekiller, altın yaldızlı oymalar bulunan saltanat kayıklarının en göz alıcı olanları XVI ve XVII. yüzyıllarda yapılmıştır.

Saltanat Kayıkları

deniz bülten

HABERİ PAYLAŞ :
YORUMLAR

Bu içerik için ilk yorumu siz yapabilirsiniz.

İsminiz* Zorunlu

E-Posta adresiniz* Zorunlu

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen kişiye aittir.


Sitemizde yayınlanan tüm haberlerin telif hakları haber kaynaklarına aittir. Haberlerin kopyalanması yasal açıdan kesinlikle yasaktır!
Copyright © 2017. Tüm Hakları saklıdır.